Dünyada ve Türkiye’de Sosyalizmin Geleceği

 “1995 yılında Cumhuriyet Gazetesi’nde SOSYALİSTLER TARTIŞIYOR başlığıyla bir yazı dizisi yayınlandı.Sevim Ertemur’un Mehmet Ali Aslan ile yaptığı söyleşinin büyük bölümü Cumhuriyet Gazetesi’nin 5,6,7 Ağustos 1995 tarihli sayılarında yer aldı.“

Sorular : Sevim Ertemur

Cevaplar : Mehmet Ali Aslan

 

Dünyada sosyalizmin geleceğini, 2000’li yıllardaki durumunu nasıl görüyorsunuz?

 

Sosyalizmi, sosyal gelişmenin kapitalizmden sonraki doğal ve zorunlu bir aşması olarak görmüyor muyuz? Kuşkusuz, evet.

Peki. Kapitalizm ne zaman sona erecek. Bunun da yanıtı belli.

Kapitalizmin büyük krize girdiği, kendini yeniden üretemez, bu krizi aşamaz ve toplumun ihtiyaçlarına cevap veremez duruma geldiği zaman.

Olayın başka yönleri de var.

Sosyalizm sadece artı değeri kaldıran bir ekonomik düzen değildir. Sosyalizm bir dünya görüşü, farklı bir değerler sistemi ve bir yaşam biçimidir.

İnsanların düşüncesinde kapitalist sistemin meşruluğunu yitirmeye başlaması ve sosyalist değerlerin meşruluğunun kabulüyle sosyalizm gelir.

Kıt kaynaklar ve geri teknolojiye dayanan kısıtlı üretimle sosyalist düzen kurulamaz. Sosyalizm ancak üretim teknolojisinin çok ileri bir düzeye ulaştığı bir toplumda gerçekleşebilir.

Gerçekçi olalım. Bugün, kapitalizm içine düştüğü krizleri aşacak ve kendisini yeniden üretecek durumdadır. İnsanların zihninde meşruiyetini sürdürüyor. Bir kısım ülkeler bilgi toplumu aşamasına gelmekle beraber, dünyanın büyük kesimi sosyalizmin ekonomik altyapısını oluşturacak teknolojik düzeyin çok gerisinde.

Kapitalizmin, toplumun ihtiyaçlarına cevap veremez duruma gelmesi, insan düşüncesinde ve toplum vicdanında meşruiyetini yitirmesi, elverişli ekonomik altyapıyı oluşturacak teknolojik gelişmenin yaygınlaşması zaman alacaktır. Bu zaman süresini saptamak olanaksız. Ama kısa vadede yani 2000’li yıllarda olmayacağı kesin.

Bir başka kesinlik daha var. O da sosyalizmin er veya geç gerçekleşeceğidir. Bu, belki bizim öngördüğümüz düzenin aynısı olmayabilir. Ama kabul ettiğimiz sosyalist değerlere uygun olacaktır.

Tarihte çeşitli sınıfların iktidarı görülür. Bunların ortak özelliği, iktidarda olan sınıfın kendi yararı doğrultusunda toplumu değiştirmesi ve düzenlemesidir.

İşçi sınıfının ideolojisi olan sosyalizmi diğerlerinden ayıran özellik, sadece kendi sınıfının kurtuluşunu değil, bütün insanların, genel olarak insanlığın kurtuluşunu sağlayacağıdır.

İnsanlığın gelişme düzeyi yükseldikçe, evrensel yararı temsileden sosyalizmin gerçekleşmesi de kaçınılmaz olacaktır. Çok ileri bir bilinç ve kültür düzeyine erişmiş toplumlar, sınıf yararlarını temsil eden, her alandaki eşitsizlikleri meşru sayan bir düzende yaşamayı reddedeceklerdir.

 

“Sosyalizm çöktü” savlarıyla ilgili ne düşünüyorsunuz?

 

Tarihte hiçbir zaman sosyalist bir düzen kurulmadı ki sosyalizm çöksün. Gerçekleşmeyen, yaşama geçirilmeyen  bir düzenin çöküşünden söz edilemez.

Sosyalist olduklarını ileri süren devletler vardı. Halende var. Bunlar totaliter, bürokratik merkeziyetçi düzenlerdir. Demokrasiyi de, sosyalizmi de kuracak olan özgür insandır, eleştiren insandır, düşünen insandır, haksızlığa karşı tepki gösteren insandır. Oysa bu düzenlerde, iktidarda işçi sınıfı yoktur, emekçi halk kitleleri yoktur. Yönetici kadroların dışındaki insanların karalara katılımı olmadığı gibi eleştirme haklarını kullanmaları da risklidir. Merkeziyetçi iktidarın kararlarına itaat etmekle yükümlüdürler. Sosyalizmin temel unsurlarından biri olan demokrasiden yoksun bu düzenler, sosyalist olmadıkları gibi olabilme yeteneğine de sahip değillerdir.

Ama sosyalizmin varlığı bizim isteğimize bağlı değil. İnsanlığın tarihsel gelişiminin varacağı zorunlu ve ileri bir aşama. Bu, toplumsal gelişmenin dinamiğinde yaşıyor.

 

 

Dünyada, son yıllarda sosyalizmin alternatifi olarak milliyetçilik ile köktendinciliğin gelişip güçlenmesi konusunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Sosyalizm, toplumun birleştirici harcı olan bir değer. Bu değer geçerliliğini koruduğu sürece, bununla çelişen diğer toplumsal bağların, değerlerin etkinliği görülmez. Ne zaman ki sosyalizm veya benzer evrensel nitelikteki değerler geçerliliklerini, etkinliklerini yitirirlerse, toplum dinsel veya milliyetçilik gibi değerlere sarılır. Bunlar ise ayırımcılığı, nefreti, düşmanlığı ve savaşı getirir.

Sovyetler Birliğinin ve Yugoslavya Federasyonunun dağılmalarından sonra meydana gelen olaylar bunun tipik örnekleridir. Bu düzenler, gerçekten sosyalist olmasalar da, çeşitli uluslar, etnik gruplar, dinler, inançlar sosyalist üst kimliğinde birleşerek, birlikte yaşamayı sürdürüyorlardı. Sosyalist üst kimlikten ve sosyalist değerlerden kopuş, onları milli ve dinsel kimliklerine sarılmaya itti. Yıllardır unuttukları etnik ve dinsel nefreti, düşmanlıkları hatırladılar. Ne yazık ki ülkelerini kan gölüne çevirdiler. Bizler, etnik ve dinsel anlam içermeyen, birleştirici nitelikte bir üst kimliğin yaşamsal önemini unutmamalıyız.

 

“Sosyalizm halk içindir…” O halde Türkiye’de niçin halk son yıllarda sosyalist partiler yerine uç sağ partilere yöneldiler?

 

Sosyalizm, Sovyetler Birliğinin dağılmasıyla dünya ölçüsünde itibar kaybına uğradı. Sovyet modelinin başarısızlığı, sosyalizmin başarısızlığı olarak algılandı. Türkiye’de ayrıca sosyalist partiler ve gruplar, Türkiye’nin sorunlarına gerçekçi, doğru ve uygulanabilir çözümler üretemediler. Halka umut veremediler. Yaşamdan ve toplumdan kopuk olarak varlıklarını sürdürmeye çalıştılar.

Toplumu bir arada tutacak evrensel değerlerin etkinliği de yok. Türkiye bir iç savaşı yaşıyor. Siyasal, ekonomik, kültürel ve moral krizleri aşamıyor. Baskıdan, yoksulluktan, işsizlikten bunalan halk, umudu dinsel ve milliyetçi değerlere sarılmakta buluyor. Medyanın önemli kesimi de halkı bu yönde etkiliyor. Sosyalistler umut olmaktan, seçenek olmaktan uzak. Bu nedenle halk, milliyetçi ve dinsel partilere yöneliyor. Bu partilerin güçlü parasal kaynakları ve bunları etkin kullanma yöntemleri de önemli bir unsur olarak rol oynuyor.

 

Türk solunun geçmişteki hataları nelerdir?

 

Türkiye, etnik, dinsel ve kültürel bakımdan çoğulcu bir yapıya sahip. Sosyalizm, bu kimlikleri kabul eden, kendilerine gelişme olanağı sağlayan bir sitem. Ama etnik çoğulculuğun olduğu bir toplumda, sosyalistlerin, hareketi bu alt kimliklerden biriyle tamamlamamaları gerekir. Çünkü bu diğer etnik grupları dışlar. Özellikle Türkiye gibi sorunların çözümünün bu etnik grupların gönüllü beraberliğine bağlı olduğu bir toplumda, bu daha da önemlidir. Etnik tanımlama milliyetçiliği getirir. Milliyetçiliğin olduğu yerde sosyalizm olmaz. Bu nedenle “Türk solu”, “Türk sosyalist hareketi” değil, “Türkiye solu”, “Türkiye sosyalist hareketi” kavramları kullanılmalı.

Temel hata bu tanımlamadan doğdu. Sol evrensel olamadı. Milliyetçi unsurlardan, anlayışlardan arınamadı.

Asker-sivil bürokrasi ile tekelci sermaye iktidarının karşısında yer aldı. Ezildi, işkence gördü, zulme uğradı. Ama farkında olmadan, karşısında olduğu sisteme çoğu kez destek sağladı. Bu da milliyetçilikten kaynaklandı.

TİP hareketi dışında, sosyalistler Türkiye sosyalistleri olamadılar. Küba’nın, Çin’in, Sovyetler Birliği’nin, Angola’nın, Vietnam’ın… sorunlarını tartıştılar. Bunlar için yazdılar, çizdiler, üzüldüler, büyük kavgalara girdiler. Ama Türkiye sorunlarına ciddi olarak eğilenlerin, çözüm üretenlerin sayısı çok az oldu.

Korktular. Hem de çok korktular. Zindanlardan, işkencelerden, ölümden, işsizlikten, yoksulluktan değil. Kendilerine, “revizyonist”, “sosyalizmden saptı”… suçlamalarının yöneltilmesinden korktular. Özgür düşünemediler. Yanlış olduğunun farkına vardıklarında bile kalıplara ve modellere bağlı kaldılar. Bir inanç sistemi gibi.

Bu nedenle de alternatif politikalar üretemediler. Sorunlara çözümler getiremediler. Sosyalistlerin emekçi halk kitlelerine ulaştırabildikleri ve destek sağlayabildikleri ciddi, ülke gerçeklerine ve koşullarına uygun bir programları olmadı. Genel ilkeler ve genel nitelemelerle yetinildi. Hep muhalif oldular. Hep eleştirdiler. Ama iktidarda olma arzu ve iradesine sahip olmadılar. Liste uzayabilir…

 

Türk solu önümüzdeki dönemde gelişmek, güçlenmek için nasıl bir strateji uygulamalı?

 

Türk solu değil Türkiye solu diyeceğim.

Solun önemli iki kesimi var. Sosyalistler ve sosyal demokratlar.

Avrupa’daki sosyal demokrat hareketlerin kökeninde hümanist felsefe, Hristiyanlık değerleri, işçi hareketleri ve Maksist öğreti vardır.

Hristiyanlık, uygarlık düzeyi yüksek toplumlarda yaygınlaştığı ve bu toplumlarda sosyal örgütlenme ve kurumlar gelişmiş olduğu için bir inanç ve ahlaksal değerler sistemi yaratmakla sınırlı kalmış, toplumu yeniden örgütleme iddiasında bulunmamıştır.

İslam dini ise geri bir toplumda, Arap yarımadasında gelişip yaygınlaştığı için toplumu yeniden örgütlemek ve sadece “uhrevî” değil “dünyevî” ilişkileri de düzenlemek ve değişmez kurallara bağlamak durumunda kalmıştır.

Her iki dinin de savundukları ahlaksal değerler evrenseldir. Bu değerler, sosyalist değerlere yakındır. Ama İslamı siyasallaştıran güç odaklarının menfaatlerine ve tercihlerine uygun olarak siyasal İslam, sermayenin yanında yer almış, işçi hareketlerine ve sola karşı çıkmıştır.

Türkiye, kökeni ittihat ve terakkiye dayanan, çoğu dönemlerde şovenliğe kaymış milliyetçi hareketlerin ve totaliter devlet görüşlerinin baskısında hümanist felsefenin etkilerine uzak kalmıştır.

Türkiye’nin işçi hareketleri tarihi ise Avrupa işçi hareketleri tarihi kadar zengin deneyimlerle dolu değil. Kaldı ki Avrupa’da sosyal demokrat hareketlerde işçi sınıfı ve işçi hareketleri önemeli bir rol oynadığı halde, Türkiye’de daha çok işçi hareketlerine uzak durmaya özen gösteren, hatta bu hareketleri tehlikeli bulan aydınların rolü büyük olmuştur.

Marksist öğreti de yasakların, idari baskıların konusu olduğu için serbestçe tartışılamamış, doğru anlaşılamamış ve yaygınlaşamamıştır. Üniversitelerde bile ders konusu olarak yanlış anlatılmıştır. Bilimsel ve sosyal gelişme tarihinin en önemli tarihsel kesiti yok sayılmıştır. Bir sürecin önemli kesiti alınınca, aradaki boşluk nedeniyle sürecin bütününü kavramak, anlamak olanağı kalmaz.

Görülüyor ki Türkiye’deki sosyal demokrat hareketin fikir ve deney kaynakları, Avrupa’daki gibi zengin ve sağlam değil.

Avrupa’daki sosyal demokrat hareketlerin kökeninde Marksizm, Türkiye’dekinin kökeninde ise milliyetçi ideoloji vardır.

Türkiye’de Avrupa’daki anlamda bir sosyal demokrat hareket olmadı ve şimdi de yoktur. Ama azımsanmayacak sayıda sosyal demokrat kişiler vardır. Bunlar politikada önemli rol oynayabilirler. Ne var ki içinde bulundukları örgütler, bütün iddialarına karşın, sosyal demokrat değillerdir.

Sosyalistler ile sosyal demokratlar arasındaki farklar, dün çok belirgindi ve uzlaşmaz görünüyordu. Sovyet modelinin başarısızlığı, hem sosyalistler ve hem de sosyal demokratlar arasında yeniden değerlendirmelere yol açtı. Özellikle komünistlerin, öncü parti, devrim, devlet, merkeziyetçilik ve ekonomi ile ilgili görüşleri önemli ölçüde değişti. Sosyal demokratlarla yakınlaşma sağlandı.

Bugün Türkiye’de de öncü partiyi, silahlı devrim hareketini, devletçi ekonomiyi, merkeziyetçiliği savunmayan, legal, demokratik ve barışçı yöntemlere bağlı, demokratik ve sivil bir toplum düzenini sosyalizme gidişin zorunlu bir önkoşulu olarak gören sosyalistlerle sosyal demokratların birlikte olmaması için bir neden yoktur.

Dünyada kapitalist ilişkiler egemen. Bir dünya pazarı kuruluyor. Hiçbir ülke bu ekonomik ilişkiler ağının dışında kalamaz. Krize girer. Türkiye de dışa açılmak ve dünya ekonomisiyle bütünleşmek zorundadır. Yalnız başına farklı bir ekonomik sistemi uygulayabilecek gücü ve olanağı yoktur. Sosyalizm de Türkiye’nin yalnız başına uygulayabileceği bir sistem değildir. Bu, insanlığın sorunudur ve insanlığın insanlaşma sürecinde varacağı çok ileri bir aşamada ancak gerçekleşebilecektir. Herhalde bunun başladığı yer Türkiye olmayacaktır.

Bugün dünyada geçerliliği yaygınlaşan rekabete dayalı serbest pazar ekonomisini uygulamanın dışında bir seçenek yoktur. Ama bunun uygulanması, sermaye ve emek açısından farklı olacaktır. Sosyal güvenlik kurumlarına ve tedbirlerine verilecek önem ile tekelleşmeyi önlemek konusundaki anlayış, toplumsal düzenin niteliğini belirleyecektir. Farklı eğitim, kültür, sanat, çevre … politikalarının da toplumsal sonuçları değişik olacaktır. Sosyalistler gerçekçi olmak, sosyalizmin bugünden yarına kurulacak bir düzen olmadığını bilmek zorundadırlar.

Sınıfsız toplum amacına yönelik ve sosyalist değerlere bağlılık yanında, demokratik sivil toplumun, sosyalizmin gerçekleşmesinde varılması gereken zorunlu bir aşama olduğunu da kabul etmek gerekir.

Demokratik sivil toplum ise ancak barışçı ve demokratik yöntemlerle gerçekleşebilir. Çünkü ister öncü partinin gücüyle, ister savaş koşullarının yarattığı bir başka güç ile kurulacak düzenler, totaliter ve merkeziyetçi olmak zorundadırlar. İsteseler de, yapısal nitelikleri bunu aşmaya elverişli olmadığı için, demokratik sivil seçeneği gerçekleştiremezler.

İttihat ve Terakki geleneğinden değil, Marksist gelenekten gelen sosyal demokratlarla, kalıplara bağlı olmayan legal, barışçı ve demokratik yöntemleri benimseyen sosyalistler arasında birlikte çalışmayı önleyecek önemli temel farklılıklar yoktur.

Bugün sosyalistler, sosyal demokratlar, onlara yakınlık duyan demokratlar birleşip iktidar alternatifi olabilecek etkinlikte bir siyasal hareket yaratabilirler. Yaratmaları da gerekir.

Berlin duvarı yıkıldı. Eski kalıplar parçalandı. Kavramlara yüklenen anlamlar değişti. Eski bilgi ve deney birikimi üzerinde her şeyi yeniden değerlendirmek ve yaratmak zorunluluğu var. Türkiye’yi ve sorunlarını bölgedeki ve dünyadaki yerine oturtmak, evrensel değerlere uygun çözümler bulmak ve ülkeyi içine girdiği çıkmazdan kurtaracak politikalar üretmek gerekir.

Bu da bilgi çağının gereklerine uymak ve o donanıma sahip olmakla mümkündür.

 

Türkiye tipi sosyalizmin nitelikleri neler olmalı?

 

Sosyalizmin genel ilkeleri var. Her yerde geçerli olması gereken. Bir de sosyalist uygulamalar var. Bu, ülkelerin koşullarına göre değişir.

Şu anda sosyalist ilkeleri ve sosyalist değerleri biliyoruz. Ama sosyalizmin doğru uygulanmasına tanık olmadık. Sosyalizm adına sadece Sovyetler Birliği, Çin, Doğu Avrupa, Küba’da değil, Afrika ve Asya’nın birçok ülkelerinde de uygulamalar oldu. Ne bu uygulamalar birbirine benzedi ve ne de herhangi bir uygulama Marks’ın öngörüsüne uygun oldu. Biz de geleceğin düzeni olan sosyalizmi, bütün özellikleriyle bugünden tanımlamak durumunda değiliz. Bu falcılık olur.

 

Türkiye’deki mevcut sosyal demokrat partilerin geleceğini nasıl görüyorsunuz? Bugünkü durumlarının kısa bir değerlendirmesini yapar mısınız?

 

Kendisini sosyal demokrat olarak niteleyen CHP gibi partilerin sosyal demokrat olmadıkları, yukarıdaki açıklamalarımızdan anlaşılabilir.

Ama bu partilerin tabanında sosyal demokrat ve demokrat geniş bir kitle var. Yöneticileri arasında da değerli sosyal demokrat kişiler var. Bunlar partileriyle büyük bir uyuşmazlık içindedirler. Bu durumun devam etmesi, hem kendi kişiliklerine ve hem de ülkemize zarar veriyor. Sosyalistler ve diğer demokratlarla birlikte politik bir güç olarak siyasal alanda yer alacakları beklentisi var.

 

Türkiye’de 2000’li yıllarda sosyalist ve sosyal demokrat partilerin geleceği var mı? Hangisini daha şanslı olarak görüyorsunuz?

 

Sorunun yanıtı yukarıdaki açıklamalardadır. Sosyalistlerin ve sosyal demokratların birleşmeleri gerekiyor. Türkiye’nin geleceği soldadır. Batı’yla bütünleşme sürecine girmiş, azgelişmiş bir ülkenin sorunlarına ancak Sol çözüm bulabilir. Ama bunu söylemek yetmiyor. Solun gerçekten bu yeteneğe, bu birikime ve bu güce sahip olması gerekir. Eğer sol bunu başaramazsa, sağın yapısı, yaşadığımız büyük sorunlara çözüm bulmaya elverişli olmadığı için, ne yazık ki Türkiye’nin ufkunda kan ve ateş eksik olmayacaktır.

 

Sosyalist partilerin-hareketlerin ilerde bütünleşme olasılığı var mı?

 

Sosyalist partilerin-hareketlerin bütünüyle birleşmesini beklemek yanlış olur. Sosyalizmi anlayış farkları, dayandıkları toplumsal kesimlerin nitelikleri vd… farklı örgütlenmeleri yaratmıştır ve bu büyük ölçüde devam edecektir. Ama solda güçlü demokrat bir örgütlenme, sosyalistlerin, sosyal demokratların ve demokratların çekim merkezi olabilir. Diğer partiler marjinalleşir. Fakat marjinal olan veya marjinalleşen partilerin büyük çoğunluğu yine varlıklarını sürdürürler. Çünkü bir kısım sosyalist arkadaşlarımız, toplumdan ve toplumun sorunlarından kopuk bu partileri, toplumdan ve toplumsal sorumluluktan kaçışın sığınağı olarak kullanıyorlar. Güçlü sol bir partinin gerçekleştireceği demokratik sivil bir iktidar döneminde, inanıyoruz ki, bu sığınaklar birer huzur adasına dönüşeceklerdir.

 

Sovyetler Birliğinin son dönemlerinde ve dağıldıktan sonra, bu ülkeye bir çok geziniz oldu. Gelişmeleri anlatır mısınız?

 

Sovyet devrimini ve bu devrimin sonucu olarak zaman içinde şekillenen Sovyet modelini yıllarca tartıştık.

Biz Sovyet Modelinin sosyalist bir model olarak kabul edilmesine karşıydık. Ama Sovyetler Birliğine karşı değildik. Çünkü bu onların içişleriydi. Yönetim biçimini, sosyal ve ekonomik sistemlerini kendileri seçeceklerdi. Biz onlara karışmıyorduk. Onlar da bize model sunarak karışmamalıydılar. Özellikle TKP kanalıyla bizi rahatsız etmemeliydiler.Çünkü TKP Türkiye’nin değil, Sovyetler Birliği’nin malıydı. Türkiye’deki sosyalist harekete müdahale etmemeliydi.

Ama bütün bunları kapalı kapılar ardında ve güvenilir arkadaş toplantılarında anlatabiliyorduk.

Çünkü açık konuşmanın iki önemli sakıncası vardı. Sovyetler Birliğini eleştirmek, antisovyetizm ve antikomünizm hareketlerine malzeme sağlıyor ve onların etkinliğini artırıyordu. Bu hareketler ise en masum demokratik talepleri bile komünistlikle suçluyorlardı. İkinci önemli sakıncası ise bu eleştirilere muhatap olanların ceza kovuşturmasına uğramalarıydı. Çünkü komünist propaganda ve örgütlenme yasaktı. Savcılar, eleştirilerimizi ihbar kabul edip eleştirilerin yöneldiği kişiler hakkında dava açıyorlardı.

Bu nedenle biz susmak zorundaydık.

Ama Sovyet Modelini savunanlar, karşısındakileri revizyonistlikle, sosyalizmden sapmakla vb… suçluyorlardı. Ve bunu hep yapıyorlardı. Yani yasalar nedeniyle onlar her istediğini söylemekte özgürdüler. Karşısındakiler ise susmak durumundaydılar. Ne yazık ki bugün Kürt sorununda da aynı güçlüğü yaşıyoruz.

Fakat Sovyet sisteminin işleyişini yerinde göremedik. Okuduklarımızla, bize anlatılanlarla, yaşamımızdan ve diğer sistemlerle yaptığımız karşılaştırmalardan çıkardığımız sonuçlarla değerlendirmeye çalıştık.

Özellikle kendi ülkemizin siyasal sisteminden aldığımız önemli dersler vardı. Asker-sivil bürokrasi iktidarı ile merkeziyetçiliğin yol açtığı sorunları yaşıyorduk. Demokratikleşmenin ve gelişmenin önündeki bu iki büyük engel, Sovyet modelinde de vardı. Bu unsurları içeren bir sistemi, sosyalist model olarak kabul etmemiz olanaksızdı. TİP’de de bunu çok tartıştık.

Fakat içimizde yine de hep bir kuşku vardı. Acaba yanılıyor muyduk?

O dönemde milliyetçiler ve antikomünistler bize hep “Moskova’ya, Moskova’ya…” diye bağırıyorlardı. Gidip orada kalmak için değil, ama görüp doğru değerlendirmek için biz de gitmeye can atıyorduk. Ne gariptir ki, Sovyetler Birliği’nin yöneticileri Türkiye’deki sağcı işadamlarıyla can ciğer arkadaştılar.

Karşılıklı ticaretin büyük kârlarından onları yararlandırıyorlardı. Ama solculara ve özellikle TKP dışındaki sosyalistlere hiç de dostça bakmıyorlardı.

12 Mart askeri darbesinden sonra hakkımda tutuklama kararı çıkınca Avrupa’ya kaçmak zorunda kaldım. Berlin’de iken TKP’den bir arkadaş geldi. TKP ile birlikte çalışmamı ve bunun için gerekli her türlü maddi olanağın sağlanacağını söyledi. Kabul etmedim. Çünkü TKP bağımsız değildi. Tamamen Sovyetler Birliği’nin dış politikasının bir dişlisi durumundaydı. Sovyetler Birliği’nin dış politikası ise bir sosyalist devletin değil, bir büyük devletin dış politikasıydı. TKP ile beraber olmak sizi de ister istemez bu mekanizmanın içinde bir yere yerleştirir, amacınıza ve inandığınız değerlere uymayan bir politikayı desteklemek zorunda bırakırdı.

1972 yılında Paris’te iken Moskova’ya gitmek için vize istedim. Askeri darbeden kaçan, Türkiye’deki sosyalist hareketin önemli bir yöneticisi konumunda bulunan bir sosyaliste, Sovyetler Birliği Moskova’ya gitmek için vize vermedi. Kuşkusuz Moskova’ya gitmemi engelleyen TKP yöneticileriydi.

Gorbaçov iktidara gelince, diğer komünist partilere verilen parasal yardımlar ve destekler kesildi. Parasal kaynakları kesilen bu partilerin önemi ve etkinliği kalmadı. Çünkü Sovyetler Birliği’nin yeni dış politikasında, diğer komünist partilerin bir dış politika unsuru olarak kullanılmasından vazgeçilmişti. İhtiyaç kalmayınca da hepsine kapıyı gösterdiler.

İşte ancak o dönemde Moskova’da düzenlenen Kürt Konferansına katılmak için Sovyetler Birliği’ne gidebildim.

Bir defa yol açılmıştı. Rusya’ya, Kafkasya’daki ve Ortaasya’daki Cumhuriyetlere on beşe yakın gezim oldu. Üst düzeyde bürokratlarla, aydınlarla, işçilerle, köylülerle, her tabakadan ve her kesimden insanlarla görüşmek, konuşmak, tartışmak fırsatını buldum. Yönetim merkezlerine, fabrikalara, köylere, kültür kurumlarına, her tarafa gidebildim. Çeşitli etnik gruplara mensup insanlarla konuşup, onların fikirlerini, duygularını anlamaya çalıştım.

Bütün bunlardan şu sonuç çıktı. Sovyetler Birliği’ni görmeden önce yaptığımız değerlendirmeler doğruydu. Ama yine de kuşkuyla bakıyorduk. Gördükten sonra hiçbir kuşkumuz kalmadı.

Sistemin gelişmesiyle ilgili öngörümüzde ise yanılmıştık. Sovyetler Birliği’nin çok kısa bir sürede dağılacağını dünyada hiç kimse tahmin etmiyordu. Biz sistemin totaliter, bürokratik, merkeziyetçi yapısını, kendi iç dinamikleriyle, aşıp demokratikleşeceğini ve bunun sonucu olarak da gelişeceğini ve güçleneceğini ummuştuk. Beklentimiz sosyalist bir düzen değil, daha demokratik bir düzendi. Oysa yanıldık, Sovyetler Birliği çok kısa bir sürede dağıldı. Yüzyılların birikimine dayalı etnik kin ve nefret dalgası geldi. Gözleri ve beyinleri kör etti.

Bu önlenebilir miydi? Kuşkusuz evet. Ekonomik reformlara önem ve öncelik verip, iktidarın paylaşımı ve devlet otoritesinin demokratikleşmesi, ekonomik gelişmeye paralel olarak zamana yayılsaydı Sovyetler Birliği dağılmazdı ve dünya halklarının sosyalist amaçlara ve değerlere bağladığı umutlar bu ölçüde sarsılmazdı.

Neden böyle olmadı da, Sovyetler Birliği dağılma sürecine adeta itildi. Örnekler belki açıklamaya yardımcı olur.

Sistemin 1 numaralı adamı Gorbaçov’du. Yıllarca küfrettiği kapitalist sistemin temsilcileriyle ve kurumlarıyla kurduğu sevgi bağları, samimi ve güvenli ilişkileri sayesinde mutlu bir yaşam sürdürüyor. Oysa yüz milyonlarca insanın inancını, umudunu, inandığı bütün değerleri kaybedip boşluğa düşmelerine, en geri değerlere sarılıp birbirlerini boğazlamalarına, dünya halklarının sosyalizme olan umut ve güvenlerinin en azından zedelenmesine yol açan birinin yapacağı en onurlu iş, beynine bir kurşun sıkmaktı. Ama o bir  Allende olamazdı.

Sistemin 2 numaralı adamı Şevardnadze’ydi. Süper güç komünist devletin dışişleri bakanı ve en yetkili 2 numaralı adamı, Sovyetler birliği dağıldıktan sonra bir itirafta bulundu. “Ben komünist değildim” dedi. Evet aynen böyle dedi. Komünist değilmiş. Peki o zaman adama sormazlar mı? Bir komünist devletin başında işin neydi? Diğer süper güç ABD ile ile ilişkileri kimin lehine yürütüyordun?

Sovyetler Birliğini yöneten bürokratlar, büyük çoğunlukla bu iki örneğe uygun idiler. Hatta bir adım ilerisinde Çünkü bu iki zatın ismi ekonomik su istimallere karışmadı. Ama diğerleri, büyük çoğunlukla, Sovyetler Birliği’ndeki kamu mallarının yağmasına katıldılar.Başında bulundukları işletmeleri kendi çıkarları için kullandılar. Büyük komisyonlar aldılar. Büyük servet edindiler. Bugünkü adıyla Bağımsız Devletler Topluluğunda gelişen burjuvazi, Sovyetler Birliği’ni yöneten bürokrasidir. Dünkü komünistlerdir. Servetlerinin kaynağı ise devlet mallarıdır. Ama bu burjuvazi veya burjuva adayı topluluğun burjuva kültürüyle ilgisi yok. Sosyalist kültürü de özümsememiş. Arada bir yerde. Biraz bizim yeni zenginlere benziyor. Davranışlarıyla, zevkleriyle, değer yargılarıyla. Bugün Bağımsız Devletler Topluluğu’nda her alanı Mafya denetliyor. Dünyanın her yerinde, devlet güçleriyle işbirliği yapmadan Mafya’nın yaşaması, faaliyetini sürdürmesi olanaksızdır.

Rusya ve diğer cumhuriyetlerde devlet içinde yuvalanan ve devleti denetleyen bürokratlar, teknokratlar ve politikacılar –ki bunlar eski Sovyetler Birliğindeki komünistlerdir- oluşan veya oluşturdukları mafya gruplarıyla işbirliği içindedirler. Dışarıya büyük paralar transfer ediliyor ve dışarıda büyük paralar aklanıyor.

Yeni düzen veya düzensizlik büyük gelir farklarına da yol açmış. Sosyal kesimler arasında büyük bir uçurum yaratmış.

Peki, ya halk. Onlar da içine düştükleri yoksulluğa, işsizliğe rağmen bir gün zengin olmak umuduyla yaşıyorlar. Bu umut da yeni düzenin veya düzensizliğin sürdürülmesine güçlü bir dayanak sağlıyor.

Peki, nasıl oldu da milyonların kanı, gözyaşı pahasına ve büyük umutlarla kurulan bir sistem, evrensel insani değerleri bir yana bırakın, burjuva değerlerinden bile bu kadar geri bir toplum yarattı.

Eğitim düzeyi yüksek, beslenme standartları (Sovyetler Birliği döneminde) Avrupa’ya yakın, spora, sağlığa önem veren, okuyan bir halkta eksik olan nedir ki, kapitalist düzenin yarattığı insandan geridir. Oysa sosyalist insanın, en azından kapitalist insanın ilerisinde olan gelişmiş bir insanın oluşması bekleniyordu. Bu olmadı.

Sistem, insanı her yönüyle geliştirmeye çalıştı. Ama istediği gibi. İsteğine uygun olarak programlanmış insan. Eğitim kurumları, kültür kurumları, spor alanları vb… hep bu amacı gerçekleştirmeye yöneldiler.

Ama insanın özgür olarak kendisini geliştirmesine izin verilmedi. İnsana, devletin egemen olduğu alan dışında, bir özel alan, bir sivil alan bırakılmadı. İnsanların devlet ile olan iletişim kanalları açık tutuldu ve geliştirildi. Ama insanların kendi aralarındaki iletişim kanallarının ve alanlarının gelişmesine fırsat verilmedi. Örneğin, telefon şebekesi, iletişimi sağlayacak bir kanal olmaktan çok, sizi iletişim kurmaktan vazgeçirecek bir teknolojik düzeyde bırakıldı. Kahveler, barlar gibi özel ilişkileri geliştiren toplumsal yerlerin sayısı çok az oldu.

İnsan yalnız başına düşünebilir. Bunu ifade ettiği zaman bir değeri de var. Ama düşünce yalnız başına geliştirilemez. Düşünceler toplumsal alanda ifade edilince birbirlerini etkiler ve geliştirirler.

Sovyet insanı yıllarca düşündüğünü ifade edemedi. Devlet baskısı nedeniyle diğer insanlarla bu düşünceleri paylaşamadı. Bu düşünceler etrafında örgütlenemedi.

Sonuçta Sovyet insanı yalnız başına veya sivil alanda diğerleriyle beraber düşünme ve örgütlenme yeteneğini adeta kaybetti. İnsanların farklılıkları, kendine özgü ilkeleri, inançları, özellikleri olmadı. Bağlı olduğu toplumun bir üyesi oldu. Ama bir şey olamadı. Bu da kişilik sorunu yarattı.

Aydınlarla, çeşitli kesimden insanlarla konuşuyorsunuz. Sisteme yönelttikleri eleştiriler ve yapılması gerekenler konusunda aynı düşünceleri paylaşıyorsunuz. Seviniyorsunuz da. Herhalde bu güçlüklerin üstesinden gelecekler. Demokratik bir düzen kuracaklar, sorunlarını çözecekler.

Konuşma ilerledikçe gerçek ortaya çıkıyor. Çünkü bütün bu söylediklerini, hatta demokrasinin kurulmasını bile iyi niyetli, yetenekli bir lider gerçekleştirecek. Kendileri değil, halk değil.

İnsanların kişilikleri, fikirleri ancak özgür bir ortamda gelişir. Gelişen insanın topluma katkısı da büyük olur.

Sovyetler Birliği’nin son döneminde fikirleri açıklamanın ve örgütlenmenin üzerindeki baskılar büyük ölçüde kalktı. Aydınların ve diğer kesimlerin yeni çözümler getireceği ve yeni politikalar geliştireceği sanıldı. Ama hiç de beklenildiği gibi olmadı.Aydınlar ve rejim muhalifleri Puşkin Meydanında toplanıp sadece dedikodu ürettiler. Hangi devlet adamının eşinin hangi general veya bürokratla ilişkisi olduğu iddialarını konuştular ve yazdılar.

Bizde de öyle oldu. Demokrat Parti dönemindeki baskılardan dolayı fikirlerini açıklamayan aydınların, baskı kalkınca ülke sorunları için etkili, uygulanabilir çözümler üretecekleri beklentisi vardı. 27 Mayıs 1960 askeri darbesinden sonra, Kürt sorunu hariç, her alanda geniş bir özgürlük ortamı doğdu. Ama aydınlar hemen dişe dokunur bir fikir üretemediler. Zaman geçmesi gerekti.

Özgür bir ortamda düşünce gelişir ve bu da kişiliği geliştirir. Moral ve ahlaki değerler gelişen kişiliğin önemli unsuru olur. Bu değerleri kabul görmediği veya az kabul gördüğü yerde maddi değerlere, parasal değerlere öncelik verilir. Rüşvet, irtikâp, yolsuzluk, kaçakçılık, fuhuş parasal güç sağladığı için yapılmasında sakınca görülmez.

Örneğin fuhuş artışını ülkedeki yoksullukla açıklamak doğru değildir. Türkiye’de kişi başına tüketilen et miktarı hep 20 kilonun altında olmuştur. Sovyetler Birliğinde bu 70 kiloydu ve Avrupa ile aynıydı. Şimdi bile ülkemizde tanık olduğumuz yoksulluk düzeyini, Bağımsız Devletler Topluluğu’nun hiçbir yerinde görmek mümkün değildir. Bu, tamamen değer yargılarıyla ilgilidir.

Kendilerinden çok şey vererek elde ettikleri parayı nerede, ne için kullanıyorlar. Özellikle genç kuşaklar, hem kendilerinin ve hem de Batı’nın kültürüne değerlerine yabancıdırlar. İmrendikleri Batı yaşam tarzıdır. Batı tüketim malları ve kalıplarıdır. Moskova’da dolarla alışveriş yapılan Batı mallarının satıldığı mağazalardan alış veriş etmek çoğu gençlerin rüyası. Oysa gelişmiş bir insanın bunlara, bu koşullarda, ihtiyacı yoktur.

Rusların nefis bir dondurması var. Her mevsimde yeniliyor. Yemekten sonra muhakkak alırdım. Moskova’da bir gün uzun bir kuyruk gördüm. Merak ettim. Kuyruk, Roma Dondurması satan bir tezgahın önünden başlıyordu. Bu kadar kötü bir roma dondurmasını, imkânsız, hiçbir yerde göremezsiniz. Ama Sovyet insanı sırf yabancı mal olduğu için, kendi nefis dondurmasını bırakıp bu kötü dondurmayı almak için kuyruğa giriyordu.

Moskova’da McDonalds’ın ilk açılan şubesi önündeki hamburger kuyruğu kilometreyi aşıyordu. Oysa Sovyet insanı Batı Avrupalı kadar et tüketiyordu.

Kuşaklar arasındaki değer yargıları da farklı. Savaşı yaşamış, çetin mücadelelerden gelmiş yaşlı kuşak, genellikle devrime ve liderlerine, değerlerine bağlıdır. Kazakistan’da Alma-Ata’nın bir köyüne gittik. Yanımızda Vali konumunda bulunan en büyük mülki amir var. Vali Stalin’e ve Stalinizme karşı. Başarısızlıkların bütün suçunu Stalin’e yüklüyor.

Köylüler arasında yaşı yetmişi aşkın bir köylü var. Başında Stalin’inkine benzeyen bir kasket, bıyıkları Stalin’inki gibi, çizmeli, iri yarı, çok dinç, kendinden emin, heybetli biri. Konuşmaya katıldı. Valiyle tartışmaya başladı.

Bu köylü İkinci Dünya Savaşında Berlin’e ilk giren Sovyet askeri birliğinin mensubu. Büyük yararlıkları var.Bir savaş kahramanı.

Savaş sona erince Kafkasya’daki köyüne dönüyor. Köyde kimsesi kalmamış. Stalin bütün aşiretini, akrabalarını ve ailesini Kazakistan’a sürmüş. Bu Kürt köylüsü de ailesine kavuşmak için Kazakistan’a geliyor ve büyük güçlüklerle de karşılaşıyor.

Ama o bir Stalin hayranı. Stalin’e toz kondurtmuyor. Nazi istilasına karşı yaşamını ortaya koymuş bu yiğit Kürt, Stalin’I kendisine, ailesine yaptıklarıyla değil, Nazi Almanya’sına karşı kazandığı zaferle değerlendiriyor. Bu zaferin sadece Sovyetler Birliği’ni değil, insanlığı Nazi belasından kurtardığının da bilincinde.

Ya genç kuşak?

Sovyetler Birliğinin dağılmasından önceki dönemde, Gürcistan’ın başkenti Tiflis’de büyük bir gece kulübündeyiz. Güzel bir müzik var. Yanımdaki arkadaşa soruyorum. “Bu, beyaz orduların kızıllara karşı savaşırken söyledikleri bir marştır” diyor. Müzik bitiyor. Çoğunluğu genç dinleyicilerden bir alkış kopuyor ve büyük bir tezahürat yapılıyor.

İlginç bir gözlemim oldu. Sovyetler Birliği’ndeki halkların kültürel yapıları, özellikleri, gelenek ve görenekleri, dilleri, deyimleri 70 yıllık dönemde sanki hiç değişmemiş. Buz dolabına konulmuş ve şimdi karşınıza çıkmış sanırsınız. Sovyetler Birliği, halkları, kültürel değerleri bakımından fazla değiştirmedi. Bu durum ise bugünkü etnik çatışmayı yarattı. Çünkü yaratılan bütün kültür ve sanat eserlerine karşın, topluma egemen ve toplumsal ilişkileri belirleyen kültürel değerler aynı kaldı. Bu kültürel değerlerin içinde, aşiretçilik, milliyetçilik, mezhepçilik, etnik ve dinsel kinler ve nefretler vardı.

Sovyetler Birliği döneminde, devlet baskısıyla bunlar geri plana itildiler. Fakat varlıklarını korudular. Ne zaman ki Birlik dağıldı, baskı kalktı. Bunlar da su yüzüne çıktı ve kanlı çatışmalara neden oldu.

Sovyetler Birliği bir federasyondu. Gerçekte devlet, katı bir merkeziyetçiliğe dayanıyordu. Cumhuriyetlerin, bölgelerin hiçbiri özerk bir yönetime sahip değildi. Hepsi Moskova’dan ve Moskova’nın o yerdeki temsilcisi tarafından yönetiliyordu. Halk yönetimin tamamen dışındaydı. Kendi kaderiyle ilgili hiçbir karara özgür olarak katılamıyordu.

Hem kişisel ve hem de toplumsal olarak düşünme, örgütlenme, kendini yönetme alanlarında gelişmeyen bir halkın, kültüründe de önemli gelişmeler olamazdı.

Oysa ademi merkeziyetçi bir sistem uygulansaydı, daha doğrusu devrimin ilk döneminde amaçlandığı gibi iktidar Sovyetlerde olsaydı, birlikte yaşayan halklar, demokratik bir yönetim için eşitliğe, kardeşliğe, sevgiye dayalı ilişkileri geliştirmenin zorunluluğunu görecekler ve bunu gerçekleştireceklerdi. Bu da tarihsel kinlerin ve nefretlerin belleklerden silinmesini sağlayacak ve kültürel değerlerde, kurumlarda olumlu gelişmeler yaratacaktı.

Ama merkezden bir güç eskiyi dondurarak, kin ve nefret eğilimlerini baskı altına alarak halkları yönetmeye kalktı. Sosyalist değerleri yerleştirdiğini sandı. Fakat başarılı olamadı. Buzlar çözülünce canavarlar uyandı ve saldırıya geçti. Olumlu ne varsa yiyip tükettiler.

Olayın bir başka ilginç yönü de Kafkasya ve Ortaasya’daki yöneticilerin kimliğidir. Genellikle bunlar eski üst düzey komünist yöneticilerdir. Bugünün de en ateşli kapitalistleridir. Bir başka özellikleri de, bir aşiretin veya grubun etkili isimleri olmalarıdır. İktidara aşiretleri veya gruplarıyla gelirler. Herhalde gidişleri de öyle olacaktır. Bu özellikler, onların kişiliği hakkında yeterli bir fikir verir sanıyorum.

Sovyetler Birliği’nin son yıllarındaki manzarası bu. Sovyetler Birliği, Sovyet devrimi sonucunda kuruldu. O zaman şu soru akla geliyor.

Sovyet Devrimi tarihsel bir hata mıydı?

Soruya doğru bir yanıt vermek istiyorsak, Sovyet Devrimini bugünkü sonuçlarına göre değil, o günkü koşullara göre değerlendirmemiz gerekir.

Devrim bir kaç on yılın ve bir grubun eseri değildi. İnsanlığın insanlaşma sürecinin tarihi binlerce yıldır. Bu sürecin temel dinamiklerinden biri ise baskıya, sömürüye karşı her alanda verilen mücadelelerdir. Felsefe alanında, bilim alanında, siyasi, sosyal ve ekonomik alanlarda, gerektiğinde de askeri alanda verilen mücadelelerdir.

Sovyet devrimi, bu mücadelelerin birikimi üzerinde ve bunların bir devamı olarak, kendi özel koşullarında tarih sahnesine çıkmıştır.

Birinci Dünya Savaşı, bir yerde emperyalizmin dünyayı bölüşme savaşıdır. Geri kalmış bir ülke olan Rusya’da, halkı, bir yanda yoksulluk, diğer yanda savaşın getirdiği felaketler perişan etmişti. Baskı ve sömürü doruktaydı. Savaş için seferber edilen milyonlarca insan bitkin düşmüştü. Kıtlık ve yoksulluk yaygındı.

Emperyalizm ve burjuvazi en gaddar ve zalim dönemlerini yaşıyorlardı. Bugünkü gibe uluslararası insan hakları örgütlenmeleri, uluslararası yargı kurumları, duyarlı kamuoyları, etkili demokratik medya vb… yoktu. Uluslar, halklar, ezilen ve sömürülen sınıflar ve tabakalar kendi güçlerine güvenmek durumundaydılar. Zalim ve gaddar iktidarlara karşı tek etkili güç silahtı. Direnenler savaşmak ve haklarını savaşarak almak zorundaydılar. Lenin liderliğindeki Bolşevik Partisinin silah zoruyla iktidara el koymak ve yine bunu silahla savunmaktan başka seçeneği yoktu. Nitekim bu yapıldı.

Sovyetler, halkların kendi kaderini tayin hakkını tanıdı. Bütün halklara tazminatsız ve toprak ilhakını öngörmeyen barış önerdi. Üretimi işçilerin denetimine verdi.Toprakta özel mülkiyeti kaldırdı. İktidar ise Halk Komiserleri Konseyi’ne geçti.

Bu devrimdi. Hem de tarihin kaydettiği en büyük devrim. Kime karşı? Emperyalizme, burjuvaziye, büyük toprak sahiplerine karşı. Kimin için? İşçiler, köylüler ve bütün emekçi halk kitleleri için.

İnsanlığın binlerce yıllık mücadele tarihinin birikimi, büyük bir devrim olarak Rusya gibi devasa bir ülkede somutlaşıyor ve işçi sınıfı diğer müttefikleriyle birlikte bütün insanlığa sınıfsız ve her türlü sömürüden arınmış bir dünya yaratmak amacı ve kararlılığıyla iktidara el koyuyordu. Bu tarihin heyecan verici, her anımsanışında duygulandırıcı bir dönemiydi.

Sovyet devrimi sadece Rusya ve çevresinde etkili olmadı. Bütün dünyayı etkiledi. Bütün ülkelerin işçileri ve emekçi halk kitleleri bu umutla ve bu destekle örgütlendiler, mücadele ettiler. Önemli siyasal, sosyal ve ekonomik kazanımlar elde ettiler. Bugünkü Batı demokrasileri onların mücadeleleri sayesinde bugünkü konuma geldi. Uluslararası insan hakları normları ve güvenceleri bu sayede oluştu.

İnsanlığın Sovyet Devrimini gerçekleştiren Lenin ve arkadaşlarıyla, devrim savaşına katılan isimsiz kahramanlara büyük borcu vardır. Onlar hiçbir kişisel beklentileri olmadan, salt insanlık için savaştılar. Samimiyetleriyle, dürüstlükleriyle, cesaretleriyle devrimi gerçekleştirdiler ve ona gölge düşürmediler. Bu soylu bir davranıştı. Gerçek insana yakışan soylu bir davranış.

Sovyet Devrimi, bir yanda Sovyetler Birliği’nin kuruluşunu sağlarken, diğer yanda da bu birliğin dağılmasına neden olacak ilk tohumları ekiyordu.

İktidar Sovyetlerde olacaktı. Bu amaçlanmıştı. İktidarın Sovyetlerde olması, ademi merkeziyetçi bir sistemi ve halkın devlet yönetimine katılımını gerçekleştirecek, demokratik mekanizmalar kurulacak ve işlerlik kazanacaktı.

Fakat iktidar partinin tekeline alındı. Bu, totaliter, merkeziyetçi, bürokratik bir yapının kurulmasına yol açtı.

İkinci etken savaşın getirdiği bir sonuçtu. İktidarın parti tekeline alınışıyla yapılan hatayı, parti parti ve devlet yapılarının çürümesine yol açacak ve iflasla sonuçlanacak bir boyuta götürdü.

Bu nasıl oldu?

1917 Devrimi, emperyalist güçlerle onların yerli işbirlikçileri tarafından kuşatılmaya alındı ve uzun bir savaş dönemi yaşandı. İşte bu dönem, partide ve parti yönetiminde de etkili değişimlere yol açtı.

En yetenekli, en güçlü, inançlı ve özverili partiler ve komünistler ön saflarda çarpıştılar. Büyük çoğunluğu öldü. Genellikle bütün silahlı devrim hareketlerinde görülen ve kaçınılması güç bir kader, Sovyet Devriminin de geleceğine yön verdi.

Devrim heyecanı duyan, devrime aklıyla ve gönlüyle bağlı olan ve ön saflara atılıp vurulanların yerine, genellikle toplumda bir yer edinmek, kişisel yaralar elde etmek isteyen, fakat bağlı olduğu ilkeleri ve değerleri bulunmayan kişiler gelir. Çünkü bu aşamada devrim hareketi ya başarılı olmuştur veya başarısı ufukta gözükmektedir.

Silahlı hareketlerin askeri niteliğinden kaynaklanan gizlilik ihtiyacı, partiye, devlete ve bütün alanlara egemen olur. Böyle bir ortam ise devrime akıl ve gönül bağı ile bağlı olmayanlar için rakip gördüklerini tasfiye edip denetimi ellerine geçirmek fırsatını yaratır.

Devrim heyecanı, yerini ayak oyunlarına bırakır. Grupsal çıkarlar, toplumsal yaraların önüne geçer.

Sovyet Devriminin de ne yazık ki kaderi bu oldu.

Devrimin en değerli unsurlarının büyük bölümü savaşta kaybedilirken, geri kalanlar da, kişisel çıkarları ve beklentileri için partiye geçenler tarafından tasfiye edildiler. Partinin ve devletin dışa kapalılığı nedeniyle bu kurumlarda özel çıkarlara dayalı gruplaşmalar oluşmaya başladı ve bunlar arasında iktidar kavgası, komünizm, sosyalizm gibi kavramların arkasına saklanarak yapıldı. Bütün bunlar, parti, devlet ve diğer toplumsal yapıların, kurumların içten içe çürümelerine yol açtı. İktidar aşırı derecede merkezileşti. Hiçbir alanda muhalefetin oluşmasına imkân verilmedi. Korkunç bir baskı sistemi kuruldu.

İşte Sovyetler Birliği’nin sonunu da bu katı merkeziyetçilik getirdi.

İktidarın merkezileşmesi, ekonomide de merkeziyetçiliğin uygulanmasına yol açtı.

Devrimin ilk yıllarındaki savaş komünizmi koşullarında, ülke ekonomisi tam bir çıkmaza girmişti. Lenin 1921’de özel ticarete, özel sanayiye izin veren yeni bir ekonomik politikayı (N.E.P.) Kongreye kabul ettirdi. Bu, başarılı da oldu.

Ardından özel kesime verilen izinler kaldırıldı. Merkezi planlamaya ve sanayileşmeye dayalı devletçi ekonomik politika izlendi.

Bu ekonomik politika 1950’lere kadar başarılı oldu. Sanayileşme sağlandı ve ürettim arttı.Devrim heyecanının sönmemiş olması, savaşı yaşayan kuşağın, devrimin kazanımlarını kaybetmemek için yaptığı özveri ve o dönemdeki sanayileşmenin niteliği, Batı’yla rekabette Sovyetler Birliği’ne şans tanıdı.

1950’lerden sonra durum değişti. Yeni bir sanayileşme hareketi doğdu. Kol gücünün işlevini gören makinelerin yerini, insan beyninin işlevini gören makineler almaya başladı. Bu, üretimde hem kaliteyi ve hem de verimi artırıyordu. Bilgisayarlar sanayiye ve insan yaşamına girmişlerdi. Bunları yapmak ise ileri teknolojiyi gerektiriyordu. İleri teknoloji de bilimsel gelişmeye bağlıydı.

Katı merkeziyetçi sistemde parti ve özellikle parti şefi her şeyi bilirdi. Sanat ve bilim politikalarını o belirlerdi. Bilim adamları bu çerçevenin dışına çıkamazlardı. Yoksa tasfiye edilirlerdi.

Oysa bilim ancak özgür ortamda gelişebilir. Olaylara bilimsel şüphecilikle yaklaşmayan, partinin saptadığı kurallara bağlı olmak zorunda bulunan bir bilim adamının yaratıcılığı olabilir mi?

1989 yılında Paris’de bir Kürt konferansı düzenlendi. Konferansa katılan Sovyetler Birliği’nden bir profesör, konferansla ilgili bir yazı yazacağını söylemişti. Bir yıl sonra Moskova’ya gittim ve kendisini ziyaret ettim. Yazının hangi gazetede yayınlanmış olduğunu sordum. Profesör, “hayır, henüz yayımlanmadı. Pravda’ya vermiştim. İnceleme yeni tamamlandı. Yayınlanabilirliğine karar verdiler. Yakında yayımlayacaklar.” dedi. İnanılır gibi değil, ama gerçek. İnceleme bir yıl sürmüştü. Yazı güncelliğini kaybettiği için yayınlanmasının fazla bir önemi de kalmamıştı.

Böyle bir ortamda bilimsel gelişme olmaz. Bilimsel gelişme olmayınca ileri  teknoloji yaratılamaz. O zaman ekonomide hem kalite düşer, hem verim düşer.

Bu durum Sovyetler Birliği’nde önemli bir sorun yarattı.

Halkın yaşam düzeyi düştü. Verimlilik düştüğü için ihtiyaçlar yeterince karşılanamadı. Kalite yükselmediği için halk kötü kaliteli malları kullanmak zorunda kaldı. Bu da kapitalist sistemle olan yarışın kaybına yol açtı.

İletişim araçları çok geliştiği için halk Batı yaşam tarzını medyadan izleyebiliyordu. Sistem, moral değerlere önem veren yeni bir Sovyet insanı yaratamadığı için de halk, Batılı yaşam tarzına imrenmeye başladı. Kendi sistemlerinin bunu sağlayacak yetenekte olmadığına, ancak kapitalist sistemle, arzuladığı Batılı yaşam biçimine kavuşacağına inanmaya başladı. Bu, sonun başlangıcı oldu.

Marks, kapitalistlerin, kârlı olmayacağı için, tesisleri yenilemek istemeyeceğini, bu nedenle teknolojilerinin eskiyeceğini, verim ve kalitenin düşeceğini fakat sosyalistlerin tesisleri yenileyip ileri teknolojiyi kullanacaklarını, bunun da daha çok ve daha kaliteli üretimi sağlayacağını ve halkın yaşam düzeyinin, kapitalist sisteme göre daha çok yükseleceğini, bu durumun da halkın sosyalist sistemi tercih etmesine neden olacağını öngörüyordu. Bu öngörü gerçekleşti mi?

Bir grup işadamıyla birlikte Gürcistan’da bir çimento fabrikasına gittik. Fabrikanın filtre sistemini değiştirmek istiyorlardı. Fabrikanın bulunduğu geniş bir alana çimento yağıyordu. Bu hem ekonomik kayıp, hem de bir çevre felaketiydi. Ben arabadan çıkamadım. Mühendis arkadaşlar tulum ve benzeri elbiseler giyerek fabrikayı incelediler. Yıllık çimento kaybı 150.000 tondan fazlaydı. Bir yıllık kayıpla sistem yenilenebilirdi. Mühendis arkadaşlar, fabrikanın, kuruluşundan beri hiçbir revizyon görmediğini, tek bir çivinin çakılmadığını söylediler.

Kendilerinden bu kayıplarla ilgili değerleri kapsayan bir belge istedik. Fabrika Müdürü, “Bizim üst makamlara sunduğumuz raporlarda çimento kaybı yoktur. Şayet biz yılda 150.000 ton çimento toz halinde çevreye yayılıyor, dersek, fabrikayı hemen kapatırlar.” “Peki”, dedik, “Yukarıdakiler fabrikanın durumunu bilmiyorlar mı?” “Biliyorlar” dedi. “Ama üretim durmasın diye göz yumuyorlar. Yalnız resmen duymak istemiyorlar.

Bu tek bir örnek değildir. Birçok örnekle karşılaştım. Birçoğunu da başkalarından duydum. Ülke genelinde sistem böyle işliyordu.

Merkeziyetçi bürokratik sistem, Marks’ın öngörüsünün gerçekleşmesini engelledi. Kapitalist ekonomi kendi içindeki rekabet nedeniyle tesisleri, teknolojileri sürekli yenilerken, kendi içinde rekabet unsuruna yer vermeyen Sovyet sistemi ise Stalin döneminin tesislerini ve teknolojilerini günümüze taşıma becerisini gösterdi. Oysa Sovyet sisteminde de rekabet unsuruna yer verilebilirdi. Aynı firmaya ait iki işletme arasında bile rekabet olabilir. Moral kuralları saptanan, denetlenebilir rekabet gelişmeyi sağlar. Ama Sovyet sisteminin aşırı merkeziyetçi yapısı bunu önledi.

Gelişmeyi önleyen bir başka unsur da yine merkeziyetçiliğin  sonucu olarak uygulanan Merkezi Planlama Teşkilatının üretimi, dağıtımı, tüketimi vb… Moskova’dan planlamasıydı.

Sovyet sistemi insana değer vermiyordu. Anadolu köylüsünün eski anlayışıyla “Karnı tok, sırtı pek olsun, yeter” diyordu. Tüketici tercihlerini ve eğilimlerini hesaba katmıyordu. Kaliteye önem vermiyordu.

Örneğin herkese yetecek kadar gömlek üretiliyordu. Ama gömleklerin kalitesine önem verilmediği gibi model, renk gibi özellikleri de merkezi planlama teşkilatı saptıyordu. Bir bakıyordunuz, mağazalar kırmızı renk gömleklerle dolu. Ama diğer renk ve desenlerden gömlek yok.

Sovyet modelinin başarısızlığı ile ilgili olarak daha birçok nedenden söz edilebilir. Ama hepsinin temelinde katı merkeziyetçilik, bürokratlaşma, devlet aygıtının dışa kapalı oluşundan kaynaklanan çürüme var.

Halkın yönetime katılımı sağlanamadığı için de sistem kendisini yenileyemedi. Katılım olsaydı, tabandan tavana kan dolaşımı sağlanır ve sistem hayatiyetini korurdu.

Türkiye’nin bugünkü siyasal sistemiyle arada bazı paralellikler kurmak, bazı benzerlikler bulmak mümkün. Bu nedenle de alacağımız dersler vardır.

Özellikle, asker-sivil bürokrasi iktidarı, merkeziyetçilik, devletin dışa kapalılığı ve açıklıktan yoksun oluşu, katılıma imkân vermeyen siyasal parti sistemi en önemlileridir.

Sosyalizm ideoloji olarak, fikir olarak, hareket olarak, amaç ve bir değerler sistemi olarak yaşamımızın bir parçası oldu.Kişiliğimizi yoğuran, şekillendiren en önemli unsur oldu.

Sosyalizmi, herhangi bir tarihsel dönemde, herhangi bir yerde uygulanması mümkün olan değişmez bir sosyal düzen olarak anlayanlar için, Sovyet modelinin çöküşü büyük bir karamsarlığa ve umutsuzluğa yol açtı. Onlar için her şey bitti.

Oysa sosyalizm Marks’ın düşüncesinden, Lenin’in ve Mao’nun eylemlerinden doğmadı. Sosyalizm her şeyden önce bir ideoloji. Kimin? İşçi sınıfının. İşçi sınıfı nasıl doğdu? Sanayileşmeyle.

O halde sanayi toplumunun esri olan işçi sınıfının ideolojisi Marks’ı, Lenin’i, Mao’yu… yarattı.

Biz sosyalizmin ilkelerini toplumun gelişme yasalarında arayacağız. Elbette ki büyük düşünürlerin, büyük eylem adamlarının fikirlerinden yararlanacağız. Ama bunların kendi dönemlerinde ve o dönemin koşullarında doğru ve geçerli olabileceğini, yine yanılma payı bırakarak, bileceğiz.

Dogmatizm, yaşamı kalıplara sokar, özünden koparır ve yaratıcılığı öldürür.

Oysa dünyada değişim çok hızlı. Bilgi çağını yaşıyoruz. Bu hızlı değişime ayak uydurmak için, bu çağın gereklerine uygun bilgi donanımına sahip olmalıyız.

Bugün kavramalar farklı. Dünün kavramlarına yüklenen anlamlar da farklı. Kurumlar, ilişkiler çok değişti. Bunları eski kalıplarla açıklamak olanaksız. Zaten kalıplar parçalandı. Artık kalıplar yok. Geçmişin bilgi ve deney birikimine dayalı olarak her şeyi yeniden yorumlamak, yeniden yaratmak zorundayız.

Sosyalizm de bugünden yarına kurulacak bir düzen değildir. İnsanlığın bugünkü düzeyi, böyle ileri bir sistemi gerçekleştirmekten uzaktır.

Ama unutmamalıyız ki sosyalizm, insanlığın gelişme sürecinin bir parçasıdır. Ondan kopuk değildir.

Evrensel değerler için, insan için mücadele edenlerin amacı, sadece geleceğin düzenini kurmak olamaz. Ütopyalarımız, uzak bir geleceğe yönelik amaçlarımız mücadelenin itici gücü olabilirler. Umutlarımızı, heyecanlarımızı besleyebilirler.

Ama önemli olan bugündür. Bugünün ezilen insanlarıdır, sömürülen insanlarıdır. Yok edilmek istenen halkların, kültürlerin durumudur.Etnik ve dinsel kinlerin ve nefretlerin, fanatizmin yarattığı utanç verici tablolardır.

Bu sorunlara nasıl çözüm bulacağız? Hangi alternatif politikalarla bu güçlüklerin üstesinden geleceğiz?

Ne çözümler, ne politikalar, ne de bunlar için kullanacağımız araçlar kitaplarda yazılı değildir.

Kuşkusuz kitapların vazgeçilmez önemi var. Onlar insanlık tarihinin fikir ve deney birikimini içerirler. Ama kitaplar yayımlandıkları anda eskirler. Biz onlardan yaralanacağız. Onları aynen kabul edip uygulamayacağız.

Biz, bugünden ve insandan kopuk bir sosyalizm için mücadele etmiyoruz. Mücadelemiz insanlar içindir. Öncelikle de en yakın çevremizden başlayarak büyüyen bir dairenin içindeki insanlar içindir.

Sosyalizme varmak için toplumsal gelişmenin sürmesi gerekir. Toplumun gittikçe demokratikleşmesi, sivilleşmesi gerekir. İnsanın gelişmesi, gerçek boyutlarıyla insanlığını bulması gerekir. Bu süreçten geçerek sosyalizme varılır.

Bunu oturup bekleyemeyiz. Fikir jimnastiği yaparak da gerçekleştiremeyiz.

Süreci hızlandırmamız gerekiyor. Bunun araçları var. Başlıca aracı örgütlenme. Siyasal partiler, sivil toplum örgütleri vb…

Bunların programları yere, zamana ve koşullara göre değişir. Adları da öyle. Sosyal, siyasal ittifakları da öyle.

Sosyalistim deyip, sadece fikir jimnastiği yaparak ve kalıpların içine hapsolup bekleyerek sosyalizmin bir gün gerçekleşeceğini ummak, bir dindarın cennet beklentisine benzer.

Sosyalistler, cennet beklentisiyle avunmak yerine, yaşadıkları Araf’ın sorunlarını hemen çözmeye çalışmalıdırlar. Çünkü, ancak bu sorunların çözümüyle cennete giden yol açılır.

 

 

Mehmet Ali Aslan

Temel Yapısal Değişim

Türkiye; sınıflar ve bölgeler arası gelir farklarının uçuruma dönüştüğü, uygulanan asimilasyon politikaları nedeniyle ilan edilmemiş bir iç savaşın yaşandığı, işkencenin, faili meçhul cinayetlerin yaygınlaştığı ve can güvenliğinin bulunmadığı, demokrasiye karşı olan baskıcı ve merkeziyetçi yönetimlerin işbaşında olduğu, ileri sanayileşmiş ülkelere sürekli kaynak aktaran, milli geliri düşük, geri kalmış bir Üçüncü Dünya ülkesidir.

Türkiye, bu çağdışı geri düzenden nasıl kurtulabilir? Barışa, demokrasiye, insan haklarına, halkların eşitliği, özgürlüğü, kardeşliği ve mutluluğu ilkelerine dayalı, adil, demokratik bir refah toplumu nasıl kurulabilir?

Mevcut düzenin kuralları ve kurumları, toplumun çağdaşlaşmasının önündeki en büyük engeldir. Bir sistem oluşturan bu kurallar ve kurumlar bütününün, kendi içinde kendini yenilemesi, kendini aşması ve çağdaşlaşması mümkün değildir.

Bu nedenle değişimi, düzen ile bütünleşen sosyal güçlerin, düzenin biçimlendirdiği kurumların, düzeni ifade eden düşünce sisteminin dışında aramak gerekir.

Emekçi halk kitlelerine ve düzenin değerler sistemini kabul etmeyen, ona karşı çıkan etnik gruplara ve aydınlara, baskıdan, yoksulluktan, acı ve gözyaşından başka bir şey getirmeyen bu düzenden kurtulmak, ancak “temel yapısal değişim” ile, çağdaş değerlere dayalı bir düzen oluşturmakla mümkündür.

“Temel yapısal değişim” programları önerildiğinde, insanlar genellikle bu program ve önerileri, mevcut düzenin kuralları içinde ve onun kurumlarına göre değerlendiriyorlar. Çözümü yine mevcut kurumlardan bekliyorlar. Bu, toplumun ve eğitim sisteminin yarattığı şartlanmalardan kaynaklanıyor.

Toplumun, egemen sınıf ve katmanların değerler sistemini ve ideolojisini benimsemiş olması, kendi değerlerine yabancılaşması, düzene muhalefet eden güçlerin ve örgütlerin ise eski düşünce kalıplarına bağlılıkları ve dünyadaki hızlı değişime uyum sağlayamamaları, değişimi güçleştiriyor.

Bu nedenle, temel yapısal değişimin gerçekleşmesi için öncelikle insan düşüncesinin, mevcut düzenin kalıplarından, alışkanlıklarından, şartlanmalarından kurtulması ve bağımsızlaşması gerekir.

Düzene muhalefet eden güçler ve örgütler, öncelikle, dünyayı egemenliği altına alan ve düzenin de temellerini oluşturan yeni sağ ideolojiye ve düzenin yerleşik değer yargılarına karşı, düşünce alanında yaygın ve etkili bir mücadele vermelidirler.

Egemen güçlerin değerler sisteminde ve bugünkü baskıcı, sömürücü kurumların yapılanmalarının temelinde, şoven milliyetçi ideolojinin önemli yeri vardır. Bu ideolojinin etkileri önemli ölçüde yok edilmedikçe, toplumsal ve kişisel yaşamın her alanından önemli ölçüde silinmedikçe, mevcut düzeni halk yararına değiştirmek mümkün değildir.

Bu mücadele verilirken, bugün başarısızlığı kanıtlanmış dogmalardan ve düşünce kalıplarından uzak durmak; demokrasi, barış, insan hakları, halkların eşitliği ve kardeşliği gibi çağdaş değerlere, evrensel değerlere dayanmak gerekir.

Temel yapısal değişimi sağlayacak olan halklardır. Onların, emeği ile geçinen sınıf ve tabakalarıdır. Bilgi ve becerilerini mevcut düzenin hizmetine sunmayan ve onun değerlerini benimsemeyen çağdaş aydınlardır.

Örgütsüz halk, başkalarının çıkarları için rahatça yönlendirilebilen bir yığındır. Halkın örgütlenmesi gerekir. Fakat halkın örgütlenmesi kolay olmuyor. İki yönden gelen engel ve baskılarla karşılaşıyor.

1- Düzen, iktidar ve muhalefetiyle bir bütündür. Bir düzenin sürekliliğini sağlamak sadece iktidar gücüyle mümkün değildir. Faşizm dışında bütün düzenlerin, kendi sınırları içinde faaliyet gösteren muhalefete ihtiyaçları vardır.

Düzenin çerçevesini aşan, onun değerler sistemine ve temel dayanakları olan kurumlara yönelik muhalefet hareketleri ise düzeni tehdit ettikleri için, bunlara karşı “etkisizleştirme” önlemleri alınır.

Etkisizleştirmenin bilinen klasik yöntemi ise; düzenin temel değerlerine ve temel dayanaklarına yönelen muhalefet hareketlerinin yerini, sert ve çarpıcı sözlerin, sol ve sosyalist terminolojilerin ardına gizlenmiş biçimsel muhalefet hareketlerinin almasına yardımcı olmaktır.

Bu şekilde, halkın düzene karşı gelişen tepkilerinin hedefi saptırılmış ve düzenin temel değerleriyle, temel dayanakları olan kurumlar korunmuş olur.

Bu, “muhalefet alanlarını kapatma” ve “hedefleri saptırma” hareketleri, sadece legal alanlar ve örgütler için uygulanmaz, illegal alanlar da aynı müdahaleye hedef olurlar.

Düzen ne kadar baskıcı ve sömürücü ise illegaliteye ve şiddete dayalı muhalefet alanları ve örgütlenme ihtiyaçları da o oranda artar. Düzen için bu alanları kapatmak ve hedef saptırmak da o ölçüde yaşamsal önem kazanır.

İllegal veya silahlı örgütler denetlenebildiği ölçüde, düzen için önemli sorun yaratmazlar, hatta bir bakıma düzeni sürdürmenin gerekçesi olurlar. Bugün iktidarın PKK karşısındaki telaşı; bu örgütün silahlı olmasından, silahlı eylemlerde bulunmasından değil, devletin denetleme gücünü aşmış olmasından ileri geliyor.

Egemen güçlerin bu muhalefet alanlarını kapatma ve hedef saptırma istekleri her zaman başarılı olmaz. Karşısındaki gerçek muhalefet güçleri, yeterli bilgi ve deney birikimlerine sahiplerse, onlara bu fırsatı vermezler. İnisiyatif kendilerinde olur. Düzeni temelden sarsacak ve halk yararına değişimi sağlayacak emin adımları atarlar.

2- Düzenin genel olarak muhalefet hareketlerini etkisizleştirme çabaları yanında bir de illegal örgütlerin, halk muhalefetinin legal alanda örgütlenmesini güçleştiren müdahaleleri var.

Devletin resmi görüşü dışında kalan bütün düşüncelerin ve inançların yasaklandığı veya baskı altına alındığı bir ülkede, bu düşünce ve inançların yeraltına kayması, illegal olarak örgütlenmesi doğaldır. Bu nedenle, düzenin temel yapısal değişimini isteyen örgütler genellikle illegal konumdadırlar.

İllegalitenin halk kitleleriyle bağlantı kurması çok güçtür. Ayrıca bu tür örgütlenmelerin parlamento, yerel yönetimler gibi kurumlardan doğrudan doğruya yaralanma ve seçim gibi mekanizmalarla halkoyunu etkileme imkânları yoktur.

Türkiye gibi demokratikleşme sürecinin sık sık kesintiye uğradığı ve demokratikleşmenin hukuksal ve toplumsal güvencelerinin oluşmadığı ülkelerde, legal ve illegal yöntemler ve örgütler birlikte bulunurlar.

Demokratikleşmenin gelişme dönemlerinde legal örgütler, demokratikleşmenin kesintiye uğradığı dönemlerde illegal yöntemler ve örgütler ön plana geçer ve etkili olurlar.

Kuşkusuz amaç, demokrasinin bütün kural ve kurumlarıyla kurulması, demokratik güvencelerin oluşması ve tam özgür bir ortamda illegal çalışmaya ve örgütlenmeye ihtiyaç kalmamasıdır.

Fakat bu oluşuncaya kadar, her iki yöntem ve örgüt tipi bir gerçeklik olarak birlikte bulunacaklardır. Esasen bu ikili yapıyı yaratan, düzenin getirdiği yasak ve kısıtlamalardır. Bu nedenle bunlar birbirlerinin rakibi, karşıtı veya alternatifi değildirler.

Düzene karşı muhalefet eden güçlerin yönetim kadroları yeterli bilgi ve politik beceriye sahiplerse, legal ve illegal örgütlerin karşıtlığına izin vermezler, aynı amaca yönelmelerine yardımcı olurlar.

Her iki tip örgütün de amacı gerçek bir demokrasiyi yerleştirmek ve geliştirmek olursa, bu ikili yapı kısa zamanda yerini tamamen legaliteye bırakır.

Bugün düzene karşı olan güçler, illegal muhalefet alanlarını tamamen doldurmuşlardır. Legal sosyalist alanda da İşçi Partisi ile SBP var. Fakat sosyalistlerin büyük kesimi partilerin dışında bulunuyor.

Bütün sosyalistlerin bir örgütte birleşmeleri her zamankinden daha büyük bir ihtiyaçtır. Emekçi halk kitleleri, yeni sağ ideolojinin ve mevcut düzenin değerler sisteminin egemenliğinden kurtulmadıkça, evrensel ve sınıfsal değerlerine sahip çıkmadıkça düzeni değiştirmek mümkün değildir. Bu konuda en fazla katkıda bulunabilecek olanlar ise sosyalistler ve sosyalist partilerdir.

Sosyalizm işçi sınıfı ideolojisidir. Ama dar anlamda işçi sınıfının sınıfsal çıkarlarını değil, bütün insanlığın yaralarını savunan, insanlığın kurtuluşunu amaçlayan bir sistem, bir dünya görüşüdür.

Sosyalizm, teknolojinin ve verimliliğin çok ileri boyutlarda geliştiği ve insanlığın moral değerler bakımından çok ileri düzeyde bulunduğu bir tarih döneminde gerçekleşecektir. Bu tarih dönemi, insanlığın bugünkü düzeyine bakılırsa, yakın değildir. Bugün sosyalistlerin yakın hedefi sosyalist düzen değil, demokratik düzendir.

Bu nedenle, demokratlarla sosyalistler, ister ayrı örgütlerde ister aynı örgütte bulunsunlar, yakın bir dönem için aynı ortak hedefe sahiptirler.

Fakat çok büyük bir potansiyeli olmasına rağmen legal demokratik muhalefet alanında ciddi ve etkili bir demokratik parti yoktur. Oysa bugün en önemli ihtiyaç, legal alanda demokratik halk muhalefetinin örgütlenmesidir.

Bu alan, düzen partileri tarafından kapatılmış görünüyor. Çok sert suçlamalarına ve kullandıkları demokratik ve sol terminolojiye rağmen, düzenin değerler sistemine, temel yapı ve kurumlarına ciddi bir eleştiri getirmiyorlar. Değişimi sağlayacak elverişli yöntemleri ve araçları kullanmıyorlar.

İllegal örgütlerin hepsi, toplumun bütün kesimlerini, bütün faaliyet alanlarını tekellerine almak ve denetlemek istiyorlar. Çoğulcu bir toplumda bu mümkün değildir. Ama bu istek ve çaba hem örgütler arası çatışmalara neden oluyor, hem de legal alanda demokratik örgütlenmeyi engelliyor.

Legal bir örgüt, illegal bir örgütle ilişki kurdu mu, artık legaliteden ve legalitenin sağlayacağı etkinlikten ve yararlardan söz etmek güçleşiyor. Örgüt etkili ve elverişli demokratik muhalefet alanı olmaktan çıkıyor.

Legal potansiyelin bu şekilde harcanmasının sonucunda, legal demokratik muhalefet alanı, mevcut düzenin kurumlarına kalıyor.

İllegal örgütlerin, legal alan için yarattıkları sorunların yanında, bir de kendi yapılarından kaynaklanan sorunları vardır.

Bazı istisnalar dışında, illegal örgütlerin merkez karar ve icra organları, güvenlik gerekçeleriyle yurtdışındadır. Bu durum önemli sorunlara yol açıyor.

1- Doğru karar, ancak yeterli ve doğru bilgiye dayanılarak verilebilir.

Merkez karar ve icra organlarının üyeleri, bilgiyi ikinci elden alıyorlar. Bilgiyi ve haberi getirenler kendi yorumlarını da katıyorlar. Çoğu kez bilgi ve haber değişime uğrayarak aktarılıyor.

            İnsanlar uzun süre kendi toplumunun dışında kalınca meydana gelen değişiklikleri kavramakta güçlük çekerler. Giderek topluma ve gelişen özelliklerine yabancılaşırlar.

            Bu nedenle, yurtdışında bulunan merkez yöneticilerinin, ne kadar yetenekli olurlarsa olsunlar, doğru ve sağlıklı karar vermeleri güçtür.

            2- Yurtdışındaki merkez yöneticileri, Türkiye’deki örgüt üyelerinin karşılaştıkları riskleri onlarla paylaşmıyorlar.

Türkiye’deki mücadele bir savaşa benzetilirse, yurtdışındaki manevradır. Manevrada önemli risk yoktur, ama katılanlar için savaşın riski büyüktür.

Risk paylaşılmadığı ve örgütlerin yapısı gereği demokratik mekanizmalar işlemediği için merkez organlarının karar ve talimatlarında titiz ve dikkatli olmaları, insan muhasebesini iyi yapmaları ihtimali azalır. Bu durum Türkiye’deki örgüt ve üyeleri için olduğu kadar halk muhalefeti için de tehlikeli sonuçlar yaratır.

3- Sağlıklı ve doğru karar vermelerini güçleştiren bir unsur da, bulundukları ülkelerin devlet politikalarıdır. Hiçbir ülke, kendi egemenlik alanındaki bir örgütün, kendi çıkarlarıyla bağdaşmayacak faaliyetlerine izin vermez. O ülkeyle ülkemizdeki halk muhalefetinin çıkarlarının çeliştiği noktada, örgüt ya o ülkede varlığını sürdürmek, ya da ilkelerinden sapmak seçenekleriyle karşılaşır.

4- Bir diğer sorun da, merkez yönetim kadrolarının ve liderliğin sürekliliğinden kaynaklanıyor.

Örgütün merkez kadrolarındaki kişiler, bulundukları görev ve makam ile özdeşleşiyorlar. Gelişime uydukları ve kendilerini yeniledikleri sürece önemli bir sorun doğmuyor. Fakat değişime uyum sağlayamadıkları ve olaylar kendilerini aştığı zaman büyük sorunlar çıkıyor.

Kişilerin yeteneğinden, ahlaki anlayışlarından bağımsız olarak ortaya çıkan bu sorunları, ancak illegal örgütlerin kendileri çözebilir. Dışarıdan müdahale olanağı yoktur.

Bunun için örgütlerin faaliyet alanlarını sınırlamaları ve işlevlerini yeniden belirlemeleri gerekir.

1- Öncelikle bu örgütler, toplumun her alanını ve her kesimini denetleme girişiminden sakınmalı ve çoğulcu toplum yapısına, çoğulcu düşünce ve örgütlenmeye saygılı olmalıdırlar.

2- Legal sosyalist ve demokratik muhalefet alanlarına ve bu alanlardaki örgütlenme girişimlerine müdahaleden kesinlikle kaçınmalı ve bunlara karşı mesafeli davranmalıdırlar.

3- Avrupa’daki örgütlerin, uzaktan kumandayla Türkiye’deki hareketleri yönetemeyeceklerini bilmeleri gerekir. Gerçekten yararlı olmak istiyorlarsa ya merkez karar ve icra organlarına Türkiye’ye taşırlar, ya da Türkiye’de gelişen hareketlerden kendilerine yakın bulduklarının yandaş kuruluşu olarak faaliyetlerini sürdürürler.

 

 

Temel yapısal değişimi amaçlayan bir muhalefet hareketi, hiçbir kişi ve örgütü dışlamak lüksüne sahip değildir. Fakat bütün bu kişi ve örgütlerin bazı “asgari müşterekler”de birleşmeleri gerekir. Bu asgari müşterekler yöntem veya politik çözüm önerileri değil, dayandıkları değerler sistemi olmalıdır.

Bugün barış, demokrasi ve insan haklarını, halkların eşitliği, özgürlüğü ve kardeşliğini, çağdaş evrensel değerleri savunmayan halktan yana bir hareketi düşünmek mümkün değildir.

Yine halktan yana çağdaş bir hareketin amacı insandır. İnsanın maddi ve manevi baskı ve sömürüden kurtulup kişiliğini geliştirebilme imkânına kavuşmasıdır. İnsanı araç olarak gören bir anlayışı, gerçek bir muhalefet hareketi olarak kabul etme imkânı yoktur.

Örgütler değişik yöntem ve araçlar kullansalar da, aynı değer sistemini kabul edip savunurlarsa, kendi istek ve kararlarıyla politikalarını uyumlaştırabilirler. Bu bir cephe teşkili veya bir üst kuruluş oluşturmakla değil, her örgütün tamamen bağımsız olarak uygun politikalar saptamasıyla olur.

Amaç, bugünkü asker-sivil bürokrasi ile tekelci sermayenin merkeziyetçi iktidarına ve oluşturdukları çağdışı düzene son vermek; halk iktidarını gerçekleştirerek, çağdaş evrensel değerlere dayalı demokratik bir refah toplumu kurmak olmalıdır.

  

Mehmet Ali Aslan

2000’e Doğru, 9 Ağustos 1992

Azınlık

Azınlık, aşağılayıcı ve korkutucu bir kavram olarak toplumsal hafızamıza kazındı. Lozan Sözleşmesi, sadece gayrimüslim Rum, Ermeni ve Yahudileri azınlık olarak kabul etti. Diğerleri Türk’tü. Türkiye coğrafyasında, tek dile, tek kültüre dayalı bir Türk milleti yaratmak için asimilasyon politikası uygulandı.

Gayrimüslim azınlıkların asimilasyonu mümkün görünmüyordu. Onları da Varlık Vergisi, 6-7 Eylül olayları, sürgünler gibi uygulamalarla göçe mecbur edip bu coğrafyadan silmeye çalıştılar. Bunda büyük ölçüde başarılı da oldular. Ekonomimize büyük katkıları olan, sosyal hayatımıza renk katan ve kültürümüze seviye kazandıran bu vatandaşlarımızdan geriye bir avuç insan kaldı.

1915 trajedisini unutmadıkları için Ermenilere, Yunanistan’a olan düşmanlık nedeniyle Rumlara, antisemitizmin etkisiyle Yahudilere, medyada sürekli olarak hakaret edildi. Şoven milliyetçi hareketlerin, siyasi İslam’ın saldırı hedefi oldular.

Kurulu düzenin temsilcileri ve sözcüleri, Müslüman azınlıklara dönüp, “Sakın azınlık olduğunuzu söylemeyin. Onların akibetine uğrarsınız” diye gözdağı verdiler.

Oysa bu ayrımcı ve aşağılayıcı politikalara, medya saldırılarına karşı sessiz kalan, kısmen de katılan Müslümanların çoğunluğu da azınlıktı. Kürtler, Çerkezler, Çeçenler, Boşnaklar, Arnavutlar, Lazlar, Araplar, Aleviler ve diğerleri. Bunlar asimilasyon politikalarının hedefiydi. Direnişleri, şiddetle cezalandırılıyordu. Kimlikleri tanınmıyordu. Hiçbir kültürel hakları yoktu.Herkes Sünni Müslüman Türk olmayı kabul etmek zorundaydı. Hiç kimse “azınlık” olduğunu söyleyemezdi. Yasalar, “azınlık yaratma”yı ağır cezai yaptırımlara bağlamıştı. Resmi görüşe göre, Türkiye’de, Lozan’ın kabulü dışında, azınlık yoktu. Bunu “yaratmaya çalışan hainler”in yeri cezaevleriydi. Bu nedenle, azınlık kavramı, hep gayrimüslimlerle özdeşleşen, korkutucu, ürkütücü ve aşağılayıcı bir kavram olarak kabul edildi ve bu gruplara karşı, Müslüman halkın dini ve milli önyargılarını güçlendirdi.

Ulus-devletlerin sınırları içindeki azınlıklara uygulanan baskılar ve ayrımcı politikalar büyük tepkilere yol açıyordu. Bunların korunmasını sağlamaya yönelik uluslararası mekanizmalar oluşturulmaya çalışıldı. Bu bağlamda, Avrupa Konseyi iki önemli sözleşmeyi kabul etti.

Bunlardan biri, “Ulusal Azınlıkların Korunmasına İlişkin Çerçeve Sözleşmesi”. Diğeri “Bölgesel Diller veya Azınlık Dilleri Avrupa Şartı”.

Türkiye, bu sözleşmeleri imzalamadı. Ancak Kopenhag Siyasi Kriterleri “Azınlıkların Korunması”nı da içerdiğinden, Türkiye bu sözleşmelere uymak zorunda.

AB İlerleme Raporu’nda, Kürtlerin, Alevilerin ve diğerlerinin azınlık oldukları ifade edilince, Türkiye’deki egemen güçler büyük bir korkuya ve paniğe kapıldılar. Azınlık tanımlaması, bu gruplara, hem kimliğin kabulünü (Kürt azınlık, Çerkez azınlık, Alevi azınlık gibi) hem de sözleşmelerde sözü edilen haklardan ve güvencelerden yararlanma hakkını sağlayacaktır. Yıllarca, Lozan’ın kabulü dışında azınlık olmadığını iddia eden, gerçeği ifade edenleri “bölücülük” ve “azınlık yaratma” suçlamalarıyla ağır şekilde cezalandıranlar, güçlü bir dış müdahaleye karşı çaresizlik içinde, içeriye dönük saldırıya geçtiler. Baskın Oran ve İbrahim Kaboğlu, ülkemizde örnekleri çok az görülen, bilim adamlığına yakışır bir cesaret ve dürüstlükle hazırladıkları raporda, soruna doğru ve objektif yaklaştıkları için, Başbakan’dan “sendikacı”sına kadar, sistemin bütün temsilcilerinin ve destekçilerinin saldırılarına uğradılar.

Oysa rapor, yasayla kurulmuş, Başbakanlığa bağlı bir devlet kurumuna aitti. Sistem, işine gelmediği zaman kendi koyduğu yasaları hiçe sayıyordu. AB’ye gücü yetmeyenler, milliyetçi bir refleksle namuslu aydınları linç girişiminde bulunuyorlardı.

Bu şiddetli tepkiyi gösterenlerin kökeni araştırıldığında, yüzde 80’inden fazlasının Kürt, Laz, Çerkes, Çeçen, Boşnak, Arnavut vd… oldukları görülür. Türk milliyetçiliği adına, şoven bir anlayışla kendi kökenlerine düşman ve onu yok etmeye adeta programlanmış bu insanların, özel çıkar güdüsü yanında, içinde bulundukları ruh halinin de bir açıklaması olmalı.

Bütün bu unsurların, azınlık kavramına karşı çıkmaları, korku ve telaşa kapılmaları anlaşılır bir durumdu. Fakat Kürt temsilciliğine soyunan profesyonel Kürt politikacılarının da bunların safında yer almaları çok yadırgandı.Her zaman olduğu gibi, sisteme destek sunmak için mi, yoksa azınlıklarla ilgili uluslararası gelişmelere yabancı oldukları ve azınlık kavramının, gayrimüslim vatandaşlarımızla özdeşleşen o aşağılayıcı anlamına katıldıkları ve haksız önyargılara sahip oldukları için midir, bilinmez, bunlar da Kürtlerin azınlık olarak tanımlanmasına şiddetle karşı çıktılar. AB yetkililerine, Kürtlerin azınlık değil, devletin asli kurucu unsuru olduğunu iddia ettiler. Kimliği bile kabul edilmemiş bir toplumun, devletin asli kurucu unsuru olduğu iddiasını, aklı başında hiç kimse ciddiye almadı. Bunu, sisteme verilen bir destek olarak kabul etti.

Gerekçeleri farklı da olsa, Kürtleri azınlık olarak kabul etmeyen iddialar aynı sonuca varıyor. Kürt kimliğinin kabulünü ve Kürtlerin, azınlıklara tanınan uluslararası koruma mekanizmalarından yararlanmalarını önlüyor.

Türkiye’de 25’ten fazla azınlık mevcut. Bunlardan Kürtlerin ve Alevilerin, diğer azınlıklardan farklı bir durumu var. Bu iki azınlığın her biri 15 milyondan fazla. Türkiye nüfusuna oranla az, fakat bazı bölgelerde çoğunluk. Bir diğer özellik ise Kürtlerin binlerce yıldan, Alevilerin yüzlerce yıldan beri, bulundukları bölgenin yerleşik halkı olmaları.

Diğer etnik gruplar ise sayıları az, dağınık ve anavatanlarından, göçlerle, sürgünlerle Türkiye’ye gelmiş diasporalar. Bunlarla ilgili bir tehdit algılaması yok.

Fakat sayıları, kültürel özellikleri, coğrafi konumları bakımından, şartlar elverişli olduğunda, ulus-devletlerini kurabilecek yeterliğe sahip olan Kürtler, hep bir tehdit olarak kabul edildi. Varlıkları tanınarak, demokratik bir düzende yan yana yaşamak yerine, asimilasyon politikalarıyla eriterek bu “tehditten” kurtulma yolu seçildi. Bu da, sürekli bir çatışmaya neden oldu.

Bugün durum farklı. Milli pazarın ihtiyaçlarına cevap vermek için kurulan ulus-devletler, gümrük duvarlarının kalkmaya başladığı, bir dünya pazarının oluştuğu çağımızda, işlevlerini ve ekonomik altyapılarını yitirmeye başladı. Bu modelin yeniden inşasına çalışmak, tarihsel gelişmeye ters düşer. Yarısından fazlasının Türkiye’nin batısında olduğu ve AB ile entegrasyon hedefine sarıldığı Türkiye’deki Kürtlerin, ulus-devlet kurma arzusu bulunmadığı gibi, Ortadoğu’daki güç dengeleri hesaba katıldığında, bunun imkansız olduğu görülür.

Fakat, işlevlerini önemli ölçüde yitirmeye başlayan ulus-devletlerin ideolojisi olan milliyetçilik ve ulus-devletin üst kurumları, varlıklarını bir süre daha, inatla sürdürdükleri için çatışmalara yol açıyor ve entegrasyonu engelliyor. “Kürt tehdidi”, politik malzeme, baskı ve soygun düzeninin devamı için gerekçe olarak kullanılıyor. Oysa Kürt halkı, kendilerinin, Türkiye’nin diğer kesimleriyle entegrasyonunu sağlayacak, uluslararası koruma ihtiyacını ortadan kaldıracak demokratik bir düzenin özlemi içinde.

Azınlık statüsü geçicidir. Türkiye’de demokrasi bütün kurum ve kurallarıyla yerleşir, Türk kimliği bir alt kimlik olarak kabul edilir, “Türkiye” ise bütün etnik, dilsel, dinsel, kültürel farklılıkları içinde barındıran bir üst kimlik olarak anayasada yer alırsa, iç hukukun güvencesinde, bu kimliklerin kendilerini geliştirme ve ülke yönetimine katılma imkanları eşit olarak sağlanırsa, bunların uluslararası hukuk tarafından korunmaya ihtiyaçları kalmaz. Kimsenin azınlık duygusuna kapılmadığı demokratik bir düzende, azınlık statüsünden de söz edilmez.

Mehmet Ali Aslan
Kasım 2004

Not: Bu yazı Radikal Gazetesi eki Radikal2’de 21/11/2004 tarihinde yayınlanmıştır. http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=r2&haberno=4087  bağlantısından ulaşabilirsiniz.

Kürt ve Türk Aydınları ve Sömürge Teorisi

Çağımız bir bakıma bilgi çağı olarak tanımlanır. Bilgi, büyük bir güç ve toplumu değiştirmekte önemli ve etkili bir araçtır. Bu nedenle de bilgiyi üreten ve toplumun hizmetine sunan aydınların işlevi önem kazanmıştır.

Bu, kuşkusuz tek bir aydının çabasına ve gücüne bağlı değildir. Sözü edilen, kolektif çalışmaların ürünü olan ve her alanı kapsayan, her gün yenilenen ve gelişen bilgi birikimidir.

Bilgi kaynaklarına sahip toplumlar, kurumlar, dayandıkları bu güç ile diğerleri üzerinde egemen olmak ve onları kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmek imkânına sahiptirler.

Bu açıdan Kürt sorununu, Türk ve Kürt aydınlarının durumunu ele almakta yarar vardır.

Görünen o ki, Kürt sorununda inisiyatif ne Kürt aydınları ve Kürt halkındandır, ne de Türk aydınları ve Türk halkındadır. Bugün inisiyatif içte asker-sivil bürokrasi ile tekelci sermayede, dışta ise ABD ve Batı Avrupa devletlerinde ve kurumlarındadır.

Bilgi kaynaklarına sahip bu güçler, Kürt sorununu kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirebiliyorlar. Bunların hizmetinde olmayan Kürt ve Türk aydınları ise toplumun arzu ve ihtiyaçlarına cevap verebilecek politikalar ve çözümler üretecek yeterli bilgi ve deney birikiminden yoksundurlar.

Etkin güç odakları karşısındaki çaresizliklerini, birbirlerini suçlayarak gizlemeye çalışıyorlar. Bu suçlamalar, bölünmelere, düşmanlıklara yol açıyor ve halka yansıyan durumlarda tehlikeli gelişmelere de neden oluyor.

Bütün bu yetersizliklerin ve bundan kaynaklanan temelsiz suçlamaların ve çatışmaların kökeninde ırk esasına dayalı milliyetçi eğitim sisteminin 70 yıllık uygulaması vardır. Türk aydınlarının da, Kürt aydınlarının da düşünce yapısını biçimlendiren bu eğitim sistemi olmuştur.

Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran asker ve sivil bürokratlar, milliyetçilik ideolojisini temel bir değer olarak kabul ettiler. Batı’daki milli devlet modelini örnek alarak, özünü kavramadan şeklen benzetmeye çalıştılar.

Türkiye Cumhuriyeti, çokuluslu bir imparatorluğun mirasçısıydı. Ülkede değişik diller, etnik gruplar, kültürler vardı. Batı Avrupa’daki süreci yaşamamıştı. Batı Avrupa’da ortak dilin ve ortak değerlerin oluşumu, birkaç yüzyılı aşkın uzun bir zaman sürecinde gerçekleşmişti. O günün koşulları ise farklıydı ve bu farklı koşullar ortak dili ve ortak değerleri yaratmıştı.

Bürokratlar ise milli devleti yaratan iç ve dış dinamikleri iyice kavramadan, kısa sürede ve zorla böyle bir birliği gerçekleştirmeye çalıştılar.

Bu ancak asimilasyon ile mümkündü. Gönüllü bir asimilasyon düşünülemezdi. Bunun için zor kullanıldı. Zora ve baskıya karşı tepkiler ve direnişler oldu. Devlet bu direnişleri çok kanlı bir şekilde bastırdı.

Asimilasyon politikasının başarılı uygulanabilmesi için aydınların ve halkın desteğine ihtiyacı vardı. Bu politikanın topluma benimsetilmesi gerekiyordu. Bunun için en elverişli araç eğitimdi.

Eğitim, resmi görüşün benimsetilmesine yönelik tam bir “beyin yıkama” aracına dönüştü. Aydın kuşaklar, ırk esasına dayalı milliyetçi anlayışa, bir inanç gibi sarıldılar. Aslında bir insanlık suçu olan asimilasyonu, kutsal bir milli görev olarak kabul ettiler. Çok az istisnayla, sosyalist aydınlarda bile bunun etkisi görüldü. TKP’nin Kürt sorununa yaklaşımı ve Kürt başkaldırı hareketlerine karşı tavrı, sosyalist teori ve pratikle çelişiyordu.

Irkçı millet anlayışına dayalı ve asimilasyonu amaçlayan eğitim sisteminin Kürt aydınları üzerindeki etkisi farklı oldu.

Kendi kimliklerini yok etmeye ve kişiliklerini ezmeye yönelik devlet baskısına karşı direnmeleri çok güçtü. Büyük bir çoğunluğu direnemedi. Asimile olmayı kabul etti. Asimilasyon, bunların kişiliğinde parçalanmaya ve bozulmaya neden oldu. Devlete egemen olan bürokratların gözünde güvenilirlik sağlamak için kraldan fazla kralcı oldular. Çoğunluğu, Türk milliyetçi hareketinin şoven kanadı içinde yer aldı.

Kürt aydınları içinde aydın namusunu temsil eden bir avuç insan kendi kimliğine sahip çıktı. Devletin ceberut gücüne karşı kimliklerini korumaya çalıştılar. Kürt aydınlarından Sayın Musa Anter, bu bir avuç yiğit ve namuslu aydının yaşayan simgesidir.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra dünyada gelişen insan hakları, demokrasi ve barış hareketleri Türkiye’yi de etkiledi. Türkiye ve Türk aydınları dışa açılmaya, hem sosyalizm ve hem burjuva demokrasi hareketlerini ve onların kurumlarını tartışmaya başladılar.

Fakat milliyetçi ideolojinin etkisinden kurtulamadıkları ve olaylara da bu açıdan baktıkları için değerlendirmeleri yanlış oldu ve yanlış sonuçlara vardılar. Halkın ihtiyaçlarına cevap verecek doğru ve etkili politikalar ve çözümler üretemediler. Halk ile ilişki kuramadılar. Büyük bir çoğunluğu silahlı güçler ile birlikte totaliter ve merkeziyetçi çözümleri destekledi.

Kürt aydınlarında gelişim farklı oldu. Kürtler’in Ortadoğu’daki jeopolitik konumu milliyetçi hareketin başarısını önlüyordu. Kürt toplumlarının baskı ve sömürüden kurtulmasını sağlayacak ve asimilasyonu önleyecek bir fikri açılıma ve yeni bir stratejiye ihtiyaç vardı. Buna ancak, Kürt toplumunun ve geçmişteki Kürt hareketlerinin birikimini; insan hakları, barış, demokrasi, sosyalizm hareketlerinin ve düşüncelerinin evrensel ilişkileri çerçevesinde değerlendirerek varılabilirdi.

Yeni Akış dergisi, bu ihtiyacın bir sonucu olarak 1966 yılında yayınlandı. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk kez sorun, “Halklar Sorunu” olarak ele alındı. İlk kez “Kürt halkı”ndan, “Türkiye halkları”ndan söz edildi. Yine ilk kez “eşitlik “ temelinde “Kürt halkı”nın ve “Türk halkı”nın kardeşliği ve beraberliği savunuldu. Sorunun temelinde, uygulanan asimilasyon politikasının olduğu özellikle vurgulandı.

Sorunun çözümü ayrılmakta değil, Kürt ve Türk halklarının çatışmasında değil, bu halkların eşitlik temelinde birleşmesinde ve çağdışı baskıcı kurumlara karşı birlikte mücadele edilmesinde ve iktidarı almasında görüldü. Halkın iktidarında, nihai sonucu halk belirleyecekti. Toplumlar kendi kaderlerini tayin hakkına sahip olarak bu hakkı kullanacaklardı.

Bu görüş, kısa zamanda, Türkiye sosyalistlerinin ortak görüşü olarak kabul edildi. Kürt sorunuyla ilgili olarak geliştirilen fikirlerin ve saptanan politikaların hepsinin temelinde Yeni Akış’ta ilk kez ortaya atılan düşünce ve kavramlar yer aldı.

Milliyetçi Kürt aydınları temel görüşlerini korumakla beraber, bu düşünceye ve harekete olumlu yaklaştılar ve işbirliği yaptılar. Bu şekilde Kürt ve Türk sosyalistleri ile Kürt demokrat ve milliyetçi unsurları, Kürt ve Türk halklarının eşitlik temelinde kardeşliğini ve birlikte mücadele etme gereğini savunur oldular.

1970’lere doğru, Kürt gençlik gruplarının bağımsız örgütlenme çabaları arttı. Bu grupların Kürt medrese geleneğinden gelen milliyetçi hareketle ilgileri yoktu. Tarihsel Kürt siyaset ve kültür birikimine yabancıydılar. Sosyalist hareketin Kürt kanadıyla da ilişkilerini kestiler. İçeriği milliyetçi, söylemi sol ve sosyalist olan görüşler ortaya atıldı. Özellikle Türkiye sosyalist hareketine düşman bir tavır gelişti. Yeni Akış’ın görüşlerine karşıt bir anlayışı sistemleştirmek çabasına girişildi. Nitekim zaman içinde başarıldı da.

Ortaya atılan görüşü “Sömürge Teorisi” olarak adlandırmak mümkün. Bu teori, çok az bir istisnayla, bütün Kürt örgütlerinin fikri temelini oluşturdu.

Sömürge Teorisi, herkesin bildiği doğru bir tespitten, Kürdistan’ın parçalandığı ve paylaşıldığı gerçeğinden hareket ediyor. Fakat “Kürdistan sömürgedir” değerlendirmesini yapıyor.

Değerlendirme, yaratacağı sonuçlar bakımından çok önemlidir. Çünkü Kürdistan’ın sömürge olarak kabul edilmesi veya edilmemesi; mücadele yöntemini, ittifakları, karşıtlıkları belirleyecektir.

Sömürge Teorisi, ister istemez mücadeleyi Kürt ve Türk karşıtlığına dayandırır. Sınıf farkı gözetmeden bir tarafta bütün Kürtler, diğer tarafta bütün Türkler olacaktır. Karşı taraftaki halkla ilişki kuran herkes işbirlikçi ve hain olarak suçlanacaktır.

Bu, Kürt ve Türk halkları arasında topyekün bir savaşa yol açacak, aynı bölgede birlikte yaşamanın imkânı kalmayacaktır. Doğudaki Türkler batıya, batıdaki Kürtler doğuya göç etmek zorunda kalacaklardır.

Tekelci sermaye ile merkezi bürokrasinin, Türk ve asimile olan Kürt işadamlarının milli gelirden aldıkları pay daha çok artacak. Avanta, yağma ve sömürü düzeni bir baskı rejimiyle daha kolay sürdürülecektir.

Dünyadaki güç dengeleri ayrılmaya imkan vermiyorsa, uzun yıllar sürecek sonu belirsiz bir savaş, her iki halka da yıkım, acı ve gözyaşından başka bir şey getirmeyecek, genç kuşaklar harcanacaktır. Savaşın ağır faturasını başta doğu ve güneydoğunun yoksul köylüleri olmak üzere her iki halkın emekçileri ödeyecektir.

Dünyadaki değişime paralel olarak kavramlar da değişiyor. Sömürge ve sömürgecilik kavramlarına, farklı tarihsel kesitlerde farklı anlamlar yüklenmiştir. Millet ve milliyetçilik kavramları da, değişik tarihlerde ve değişik toplumlarda farklı anlamlar taşımıştır.

Türkiye’deki Kürtlerin durumunu, Türk ve Kürt ilişkilerini, anlamları sınırlanmış bazı kavramlar, kalıplar ve örneklerle açıklamak ve tanımlamak mümkün değildir. Türkiye’deki ekonomik ve sosyal gelişim süreçleri içinde Kürt halkı kendine özgü farklı bir konuma gelmiştir.

1-a) Bugün Kürtlerin yarısından fazlası batıda yaşıyor. Batıya yerleşen Kürtler geriye dönmeyi de düşünmüyorlar.

b) Batıdaki Kürtler, eskiden hızla asimile olurken, bugün tersine bir gelişme var. Kendi kimliklerini koruma ve ifade etme akımı güçleniyor.

c) Kürtlerin yerleşik olduğu bölgelerle Türklerin yerleşik olduğu bölgeler birbirinden ayrılmamış. Sınır yok, herkesin istediği yere yerleşme serbestîsi var. Bu nedenle her iki bölgede de demografik yapının değişimi engellenmemiş. Bu yüzden, özellikle batıdaki demografik yapı sürekli değişiyor.

Sömürge ilişkilerinde buna izin verilmez. Sömürge halkı dışlanır ve bu halkın sömürgeci ülkeye demografik yapıyı değiştirecek toplu yerleşimi engellenir.

2- Türkiye’nin kendisi yarı sömürgedir. Bir başka ülkeyi veya bölgeyi sömürecek sermaye, teknoloji ve organizasyon gücüne sahip değildir. Kürt halkı yıllardır sömürülmeyi bekliyor. Birileri gelip sanayi tesislerini kursun, doğal kaynaklarını işletsin, iş alanları açsın da, kendisine çalışma imkânları sağlansın. Çünkü işsizler değil, işçiler sömürülür.

3- Kürt burjuvazisini oluşturduğu ileri sürülen Kürt işadamları ise Batı ile bütünleşen ve bugünkü devlet ve toplum yapılarını korumaya çalışan kişilerdir. Çoğunlukla yatırımları batıdadır ve hepsinin ticari ve ekonomik ilişkileri batı pazarı iledir. Bunların çıkarları Türk burjuvazisi ile beraber olmaktadır.

4- Sömürgeci uluslar, kendi dil ve kültürel egemenliklerini kurmaya çalışırlar. Ama sömürge halkını asimile etmeyi, dil ve kültürlerine baskı yapmayı düşünmezler. O halkın etnik kimliğini tanırlar. Hatta dolaylı da olsa bu kimliği geliştirirler. İngilizlerin Irak’ta, Fransızların Suriye’de egemen oldukları dönemlerde, bu ülkelerdeki Kürtler, dillerini ve kültürlerini geliştirme imkânı buldular. Sömürgeci İngiliz ve Fransızlar, Kürt halkının dili ve kültürüyle değil, ekonomik kaynaklarıyla ilgileniyorlardı.

Türkiye’de Kürt sorunu, sömürgeleştirmeden değil, asimilasyondan kaynaklanıyor. Kürt halkı, dili ve kültürü yok edilmek suretiyle tarih sahnesinden silinmek isteniyor.

Bunu önlemenin yolu ise, bu politikaları uygulayan asker-sivil bürokratlar ile tekelci sermayenin merkeziyetçi iktidarına son vermek, Türk ve Kürt halklarının birlikte oluşturacakları ademi merkeziyetçi demokratik bir iktidarı gerçekleştirmektir.

Kürt halkı, demokratik ve laik değerlere en yakın ve diğer halklar ile birlikte yaşama deneyimi bulunan bir halktır. Fakat varlığı, çevresindeki güçlü milletlerin milliyetçi hareketlerinin tehdidi altındadır.

Kürtler, milliyetçi baskı ve saldırılara milliyetçilik silahı ile karşı koyamazlar. Çünkü karşısındakiler daha güçlüdür.

Kürtler mücadeleyi bir başka alana, haklı oldukları ve haklı oldukları için de güçlü oldukları bir alana; barış, demokrasi ve insan hakları alanına taşımak zorundadırlar.

Mücadele bu alana taşındığı zaman, Kürtler dünya kamuoyunu yanlarında bulacaklardır. Emekçi Türk halkını, demokrat ve sosyalist Türk aydınlarını yanlarında bulacaklardır.

Mücadelenin barış, demokrasi ve insan hakları alanına taşınmasında Kürt ve Türk aydınlarına büyük görev düşüyor. Milliyetçi akımların duygusal heyecanından sıyrılıp, olaylara halkın eşitliği, özgürlüğü, refahı ve mutluluğu açısından, bilimsel olarak yaklaşmalıdırlar.

Türk halkıyla Kürt halkı arasında çatışmaya ve düşmanlığa yol açacak ve işbirliğini güçleştirecek her türlü söz ve eylemden kaçınmak; tersine, kardeşliğin, dostluğun, birlikte mücadelenin şartlarını ve ortamını yaratmak zorundadırlar.

Bilimsel ve teknolojik devrimin yol açtığı hızlı değişim, eski kalıpları geçersiz kıldı. Kavramlara yüklenen anlamlar büyük ölçüde değişti. Bugünün olaylarını, dünün kalıplarıyla ve ölçüleriyle açıklamak mümkün değildir.

Artık aydının sadece sistemli bilgi sahibi olması yetmiyor, yaratıcı olması da gerekiyor.

Yaratıcı olabilmenin temel koşulu da çağdaş aydın standartlarına uygunluk ve yeterli bilgi birikimine sahip olmaktır.

Özellikle Kürt aydınları, kendilerini Kürt kavramının sınırları içine hapsetmemeli. Kürt sorununun diğer sorunlardan soyutlanarak ele alınamayacağını, dünya sorunlarıyla, bölge sorunlarıyla, Türkiye sorunlarıyla ve bu sorunların ekonomik, sosyal, kültürel vb. yönleriyle ilişkilerini iyi bilmeden, kavramadan çözüm üretmenin , doğru politikalar saptamanın mümkün olamayacağını bilmelidirler.

Türk aydınlarının da bilmesi gerekir ki, Kürt sorunu aynı zamanda Türk halkının sorunudur. Konuyla ilgili bilimsel araştırma ve incelemeler yapmak, politik seçenekler ve çözümler üretmek, Kürt aydınları gibi onların da görevidir.

Kürt ve Türk aydınları bilgi kaymaklarına sahip güçler tarafından, başkalarının çıkarına yönlendirilmelerini istemiyorlarsa, öncelikle bilgi sorununu çözmek zorundadırlar.

Bu, bugün yapılmazsa yarın çok geç olacaktır.

  

Mehmet Ali Aslan

2000’e Doğru, 9 Ağustos 1992.

 

Kürt Sorununun Çözümünde Ademi Merkeziyetçilik

           SSCB’nin dağılmasına yol açan çeşitli nedenler ileri sürülebilir. Ancak bütün bu nedenler, katı merkeziyetçi sistemden kaynaklanıyor.

            Merkeziyetçi sistem, işçileri, emekçi halkı yönetimden dışladı. Çeşitli ulusların ve etnik grupların kendilerini yönetmelerine imkan vermedi. Parti yönetimi bürokratlaştı. Partiye ve devlete egemen olan bürokratlar, her türlü muhalefeti acımasızca susturdular. Bilimsel çalışma ve tartışmalar bile resmi görüşün çerçevesine hapsedildi.

            Merkeziyetçi totaliter rejim, bilimsel çalışmalar için gerekli olan özgür ortamı yok edince, bilimsel çalışmalar ve ona bağlı olarak teknoloji gelişemedi. Geri teknoloji nedeniyle üretimde kalite ve verimlilik düştü. Yüksek askeri harcamaların olumsuz etkisi de buna eklenince SSCB vatandaşlarının hayat standardı Batı standardının çok gerisinde kaldı. İletişim araçları, özellikle TV, bu farkı çarpıcı biçimde SSCB halklarına iletip sergileyince çözülme başladı.

            Sistem kendini yeniden üretemedi. Sorunlara çözüm bulunamadı. Çünkü merkeziyetçi sistem katılımcı değildi, katılımı önlüyordu. Halk hep yönetilen konumunda bırakıldığı ve kendi sorunlarıyla ilgili karar süreçlerinin dışında kaldığı için, ülke yönetimine yabancılaşmıştı. Çözümler ve politik seçenekler üretecek bilgi ve deneyimden yoksundu. Özgür tartışma ve örgütlenme imkanı doğduğunda, muhalefet grupları, Puşkin Meydanı’nda dedikodu üretmekten öteye gidemediler.

            Merkeziyetçi sistem, insanlığın büyük umudu olan sosyalizmin uygulamadaki başarısızlığına yol açıp, dünyayı kapitalist sistemin ve yeni sağ ideolojinin egemenliğine terk ederken, geride bir insanlık trajedisini; korkunç katliamlara, yıkımlara ve halklar arasında düşmanlıklara yol açan etnik çatışmalara bıraktı.

            Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda da benzer bir gelişme süreci yaşandı.

            Ankara’da üslenen Kurtuluş Savaşı’nın kahramanları ve ulusun kurtarıcıları sivil ve asker bürokrasiyi oluşturdular. Kurtarıcılar, kurtardıkları halkın kişisel ve toplumsal yaşamının her alanını, hatta düşünce ve inanç dünyasını bile en ince ayrıntısına kadar düzenlemeye kalktılar. Halkın kendilerine minnet borcu vardı ve bu onların hakkıydı.

            Kısa zamanda katı merkeziyetçi bir sistem kuruldu ve uygulandı. Milletvekilleri bile Ankara’dan tayin edildi.

            Merkeziyetçi baskı sistemine başkaldırılar çok sert ve kanlı biçimde bastırıldı. Türkiye 1950’lere totaliter bir rejimle geldi.

            1950 sonrası, devlet ve toplum yönetimine toprak ağalarının, ticaret ve sanayi burjuvazisinin, kısacası egemen sınıfların katılımı sağlandı. Fakat merkeziyetçi sistem sürdürüldü. Halkın katılımı çeşitli yasal ve yönetsel engellerle önlendi.

            Merkeziyetçi sistemin Türkiye’yi getirdiği yer, iç savaşları yaşayan, baskıcı rejimlerin egemen olduğu geri kalmış ülkeler grubudur.

            Merkeziyetçi iki örnek verdik. Ayrı siyasal ve sosyal sistemleri benimsemelerine rağmen vardıkları sonuç aynı oldu. Başarısızlık. Kuşaklar harcandı. Emekçi halk kitleleri ağır bedeller ödedi. Neden oldukları dev ekonomik, sosyal ve siyasal sorunlarla bugün hâlâ boğuşup duruyoruz.

            Bu iki örneğin bir ortak özelliği de, Kürt veya Türk olsun, bu sistemlerin ister yanında ister karşısında bulunsun, aydınlarımızın büyük çoğunluğunun düşünce yapısını biçimlendirmiş olmasıdır.

            Bu aydınlarımız kahramanlık ve kurtarıcılık misyonunu çok seviyorlar. Merkeziyetçidirler. Merkezi iktidar gücüne kimsenin ortak olmasını istemiyorlar. Muhalefette iken bile merkezi iktidar gücünü sınırlamayı değil, bu gücü elde edip kullanmayı istiyorlar. Gerekiyorsa, demokrasiyi de kendileri kurup sevgili halklarına armağan etmeyi düşünüyorlar.

            Oysa demokrasilerde kahramanlara ve kurtarıcılara yer yoktur. Kahramanlar ve kurtarıcılar geri toplumların ürünleridir. Genellikle kurdukları toplumsal düzenler ise totaliter rejimlerdir.

            Çünkü demokrasi yukardan aşağıya kurulamaz. Onu sıradan insanlar, sade yurttaşlar kurarlar. Herkes sahip olduğu maddi ve manevi değerlerin makul ölçüdeki bir bölümünü toplumsal hareketin hizmetine sunar. Milyonların katkısı büyük ve hem de çok büyük bir güç oluşturur. Bir grubun bütün varlığını, mal ve canını ortaya koymasından daha büyük ve daha etkili bir güç oluşur. Ne toplumun kimseye minnet borcu olur, ne de nesiller harcanır.

            Merkeziyetçilik ile demokrasi karşıt kavramlardır. Çünkü merkeziyetçilikte katılım yoktur. Oysa demokrasinin en önemli temel unsuru katılımcılıktır. Halkın yönetime katılımı ise ancak ademi merkeziyetçi bir sistemde mümkündür.

            Demokratik ülkelerin hepsinde uygulanan ademi merkeziyetçilik, o ülkelerin koşullarına göre değişiyor. Bu bizde nasıl olmalı?

            Kürt sorununun çözümünü sağlayacak ademi merkeziyetçi sistem olarak genellikle federatif sistem düşünülür. Federatif sistem, İran ve Irak için en uygun çözümdür. Fakat Türkiye için etnik temele dayalı bir ademi merkeziyetçi sistem; ister muhtariyet, ister federasyon olsun, yeni sorunlara yol açar.

            Çünkü bugün Kürtlerin yarısından fazlası batıdadır. Bu sayı gittikçe artıyor. Doğu ve güneydoğuda yerleşik Türklerin sayısı da önemli ölçüdedir.

            Muhtariyet veya federatif sistemde, doğuda da batıda da milliyetçi muhafazakâr unsurların etkinliği artacaktır. Batıda İstanbul, İzmir gibi yerlerde yerleşik Kürtler göçe zorlanacak, bunun yarattığı tepkiyle doğu ve güneydoğudaki Türkler aynı baskılarla karşılaşacaklardır. Doğu’dan batıya, batıdan doğuya büyük bir göç dalgası, bütün ülkede bir toplumsal depreme yol açacaktır.

            Bu durum kuşkusuz en fazla Kürtlerin zararına olur. Kürt halkı Batı (Avrupa) ile olan ilişkilerini kaybeder. Çağdaş değerlerden uzaklaşır. Bölgedeki geri sosyal ve ekonomik yapının cenderesinde hapsolur. Saddam’ların, Hafız Esad’ların ve Rafsancani’lerin politik oyunlarının etki alanına girer ve Ortadoğu batağına daha çok gömülür.

            Kürtler doğuya değil, mümkün olduğunca batıya, daha çok batıya yönelmelidirler.

            Bu nedenle biz, etnik temele dayalı bir sistemin değil, idari taksimata dayalı bir ademi merkeziyetçi sistemin Kürt sorununa etkili bir çözüm getireceğini düşünüyoruz.

            Bu sistem hem İstanbul ve İzmir Kürtlerinin, hem de Ağrı ve Iğdır Azeri ve Türklerinin var olan sorunlarını çözer, onlar için yeni sorunlar yaratmaz.

            Bu nasıl olacaktır? Tartışmayı başlatmak için ana hatlarıyla açıklayalım.

            “Köy, ilçe ve il, tüzük kişiliği olan özerk yönetim birimleri olmalıdır.

            İllerde vali, ilçelerde kaymakam doğrudan doğruya halk tarafından seçilmelidir.

            İllerde il genel meclisi, ilçelerde ilçe genel meclisi, o il ve ilçelerin halkı tarafından nispi temsil esasına göre seçilmeli. Bu kurullar o il ve ilçelerin karar organları olmalıdırlar.

            İl ve ilçelerin güvenlik, kültür, eğitim, sağlık, bayındırlık, ulaşım gibi işlerinde, il ve ilçe meclisleriyle vali ve kaymakamlar görevli ve yetkili olmalıdırlar.

            Bir kısım harç ve vergilerin gelirleri bu yönetimlere ait olmalı. İhtiyaçlarını karşılamakta güçlük çeken illere genel bütçeden yardım edilmelidir.

            Merkezi yönetimin il yönetimini, il yönetiminin ilçe yönetimini denetleme yetkisi, özelliklerini zedeleyecek nitelikte olmamalı.

            Türkiye’nin her yerinde aynı yönetim biçimi uygulanmalı ve herhangi bir il ve ilçede özel bir yönetim biçimine izin verilmemeli.

Özerk il ve ilçe yönetimleri, karar ve uygulamalarında insan haklarına ve hukukun üstünlüğü ilkesine bağlı olmalı. Hiçbir işlem ve eylemleri yargı denetiminin dışında tutulmamalıdır.

Asayiş ve güvenliği sağlamakla görevli kolluk kuvvetleri, illerin ve ilçelerin seçimle iş başına gelen vali ve kaymakamları ile il ve ilçe genel meclislerinin emrinde ve denetiminde olmalı. İl ve ilçe emniyet müdürleri, il ve ilçe genel meclislerinin onayıyla vali ve kaymakamlar tarafından tayin edilmeli ve belirli koşullarda aynı merci tarafından görevlerine son verilmelidir.

Devletin ve toplumun şiddetten arındırılması ancak halkın, ademi merkeziyetçi bir sistemde, yerel ve sınırlanmış merkezi iktidarı almasıyla mümkündür.

Ordunun görevi, sınırları dış düşmanlara karşı korumaktır. Demokrasilerde iç düşman yoktur ve olamaz da. Ülkede yaşayan vatandaşlardır, bu ülkenin insanlarıdır ; bu ülkenin sahipleridir. Ordu iç politika hesapları için kullanılmamalı, asıl görevi olan ülke savunmasına dönmelidir.

Merkezden gönderilen güvenlik güçleri ise yerini yerel güvenlik güçlerine bırakmalıdır. İç güvenlik, güvenliğe ihtiyacı olan insanlar tarafından, onların karalarıyla ve onların denetiminde sağlanmalıdır.

Diyarbakır halkı kendi yerel meclislerini, vali ve kaymakamlarını seçer, emniyet müdürlerini de bu vali ve kaymakamlar ile yerel meclisler tayin edip denetlerse, ortada bir güvenlik sorunu kalmaz. Çünkü bu emniyet müdürleri kimseye kötü davranamaz ve işkence yapamaz. Yerel güvenlik güçleri, büyük halk desteğine sahip olacakları için güvenliği sağlamada güçlü ve etkili olurlar.

Demokrasinin bütün kurum ve kurallarıyla uygulandığı bir toplumda hiçbir silahlı güç taban ve destek bulamaz. Bugün sorunların ancak silahla çözüleceğini savunan genç insanların gerekçeleri ortadan kalkar. Buna rağmen bu görüşlerinde ve eylemlerinde ısrar edenler olursa, toplumsal tepkiyle karşılaşırlar ve toplumda hiçbir destekleri kalmadığı için etkisiz hale gelirler.

O zaman çatışmalar sona erer, şiddet sona erer. Çünkü çatışmaların tarafları kalmaz. Merkezi yönetimin baskıcı gücüyle, ona karşı çıkan silahlı tepki gücü sahneden çekilir. Halk yönetime el koyar.

Çatışmayı ve savaşı yaratan ve sürdüren, tekelci sermaye ile Ankara bürokrasisinin merkeziyetçi iktidarıdır. Her iki tarafta da savaşanlar halk çocuklarıdır ve genellikle yoksul halk çocuklarıdır.

Bu genç insanların savaşması değil; birleşmesi, kendilerini ölüme sürükleyen, ana babalarını da bir baskı rejiminde yoksulluğa mahkûm eden merkezi iktidar gücüne karşı birlikte mücadele etmeleri gerekir. Ana, baba, amca, dayı, hala ve teyzeleriyle beraber çoğulcu ve katılımcı demokrasiyi kurmaları gerekir. Toplumun şiddetten, baskıdan, işkenceden, sömürüden, yoksulluktan, adaletsizlikten kurtulması için katkıda bulunmaları gerekir. Birer kurtarıcı ve kahraman olarak değil, bizler gibi sade yurttaşlar olarak bilgi ve yeteneklerini toplumun hizmetine sunmaları gerekir.

Bırakalım Diyarbakır halkı Diyarbakır’ı, Edirne halkı Edirne’yi, Trabzonlular Trabzon’u, Vanlılar Van’ı yönetsin. Onlar kendi illerinin ve yörelerinin sorunlarını ve çözümlerini herkesten iyi bilirler. Kendilerini herkesten daha iyi yönetirler.

Gelin, tekelci sermaye ile Ankara bürokrasisinin merkeziyetçi iktidarına son verelim ve ortak yararlar etrafında birleşerek Türkiye’yi de hep birlikte yönetelim.

 

 

 

 

 

 

HEP ile ilgili bir açıklama

 

Geçen sayıdaki yazıda HEP’i merkeziyetçi partiler grubunda göstermem, HEP çevrelerinde tartışmalara yol açtı. Birçok HEP’li de, HEP programının yazarı olarak bir çelişkiye düşüp düşmediğimi sordu. Bu nedenle konuyu aydınlatacak bazı açıklamalarda bulunmak gerekiyor.

HEP’in programını, Program Komisyonu Başkanı olarak hazırladım. Programın sağlık, beslenme ve konut bölümlerini Sayın T. Ziya Ekinci, çalışma yaşamı bölümünü Sayın İ. Hakkı Önal yazdı. Eğitim bölümünün giriş kısmını ise Sayın Murat Belge hazırladı. Bu kısım tarafımdan program diline uyarlandı. Bunun dışında kalan programın bütün bölümlerini ben yazdım.

Program, demokratik sivil bir toplum düzeninin kurulmasını amaçlıyordu.Çoğulculuk ve katılımcılık, demokrasinin iki temel unsuru olarak kabul edilmişti. Katılımcılığı sağlayacak sistem ise ademi merkeziyetçi sistemdi. Ademi merkeziyetçilik ile Kürt sorunu ayrı birer bölüm olarak programda yer aldı. Ademi merkeziyetçilik yukarıda açıkladığım şekilde, biraz daha ayrıntılı olarak düzenlenmişti.

Yazdığımız program aynen kabul edildi. Fakat içinde yer almadığımız kuruluş aşamasında, programın iki önemli bölümü, Kürt sorunu ve ademi merkeziyetçilik ile ilgili bölümleri çıkarıldı.

Kürt sorunu, insan hakları bölümünde bir iki cümleyle ifade edildi. Ademi merkeziyetçiliğin yerine ise merkeziyetçi sistem kabul edildi.

HEP kurucuları programdan özellikle ademi merkeziyetçiliği çıkartıp merkeziyetçi sistemi kabul etmişlerse, doğaldır ki, HEP merkeziyetçi partiler grubunda yer alacaktır.

Demokrasinin kurulmasında ve toplumsal sorunların çözümünde, en büyük ve en etkili güçlerden biri olarak kendisine büyük umutlar bağladığımız HEP tabanı, umarım bunun hesabını HEP’in kurucularından ve merkez yöneticilerinden sorar.

 

 

Mehmet Ali Aslan

2000’e Doğru, 2 Ağustos 1992.

PKK Realitesi ve Demokratik Sivil Çözüm

           Sayın Demirel, hükümeti kurduktan sonra çıktığı ilk Güneydoğu gezisinde “Kürt Realitesi”ni kabul ettiklerini söyledi. Bu açıklama ihtiyatlı bir iyimserlikle karşılandı.
            Fakat geçen sürede “Kürt Realitesi”nin yaşama geçirilmesiyle ilgili olarak devlet ve toplum yapısında hiçbir değişiklik yapılmadı. Asimilasyon ve baskı politikaları aynen uygulandı. Bu politikaların uygulama aracı olan şiddet giderek kurumlaştı.

            Kısa sürede gerçek anlaşıldı. a) Milliyetçi ve muhafazakar Demirel değişmemiştir. Çağdaş kavramları ve söylemleri toplumu yanıltmak için kullanmıştır. Bunda başarılı da olmuştur. b) Hükümet iktidar olamamıştır. Atanmışların egemenliğindeki devleti denetlemek gücünden yoksundur.

            Devlete egemen olan asker ve sivil bürokrasinin Kürt Stratejisi, “Kürt Realitesi”ni tanımaya değil, bu realiteyi yok saymaya, başarıyla uygulanacak asimilasyon politikası ile bu sorundan tamamen kurtulmaya dayanıyordu.

            Bazı dönemlerdeki jenosit ve kitlesel katliamlara rağmen Kürtler kimliklerini ve kültürlerini korudular. Devlete egemen olan güçlerin Kürt Stratejisi başarılı olamadı.

            Demokrasi, barış ve insan haklarının dünya kamuoyuna mal olduğu ve bir ölçüde uluslararası kurumsal güvencelere kavuştuğu çağımızda, insanlık suçu olarak kabul edilen asimilasyon politikalarının başarı şansı yoktur ve jenosit ise mümkün değildir.

            Strateji, bugünün koşullarına uyarlanarak farklı bir biçimde uygulanıyor. Doğu ve Güneydoğu’yu Kürtsüzleştirmek. “Kürtsüz bir Kürdistan” yaratmak. Balkanlardan ve Türki Cumhuriyetlerden getirilecek soydaşlarla bölgedeki etnik yapıyı değiştirmek. İran ve Irak Kürdistan’larındaki Kürt halklarıyla Türkiye’deki Kürtler arasında bir tampon bölge oluşturarak aralarındaki doğal ilişkiyi koparmak

            Bunun için Bölgedeki devlet güçlerinin bir bölümü bir tarihsel misyon yüklendikleri inancındadırlar. Bu nedenle hiçbir hukuksal ve yasal kural tanımadan bölgede tam bir terör uyguluyorlar. Halk kitlelerine yönelik silahlı saldırıların, işkencelerin, faili meçhul cinayetlerin boyutları gittikçe büyüyor. Kürtler ve Kürt aydınları yerlerinden, yurtlarından koparılarak göçe zorlanıyor. Batı’ya göç eden Kürtlerin zaman içinde Türk toplumuyla bütünleşerek asimile olacağına inanılıyor.

            Sayın Demirel ve Sayın İnönü “Kürt Realitesi”ni samimi olarak kabul etseler bile, bu realiteyi yaşama geçirecek güce sahip değillerdir. Çünkü devleti denetleme ve bu anlamda iktidar olma gücüden yoksundurlar. Fakat görünen o ki hükümet de bu stratejinin uygulanmasına tam destek veriyor.

            Uygulamaya konulan stratejinin açıklanması beklenemez.Bunu kamufle etmek gerekiyor.

            Uydurulan gerekçe de “Güneydoğu’da terör var. Terörü yaratan PKK’dır. PKK ortadan kaldırılmadıkça bu olağanüstü durum sürdürülecek ve Kürt hakları (konuşma, yazma ve yayın haklarıyla sınırlı olarak) ancak PKK yok edildikten sonra verilecektir.

            Olağanüstü halin kaldırılması ve Kürtlerin bazı hakları kullanmalarına olanak sağlanması PKK’nın yok edilmesi şartına bağlanmıştır.

           

 

            PKK, 12 Eylül askeri darbesinden sonra ortaya çıkan bir olgudur. Ama iktidarların asimilasyon, baskı ve şiddet politikaları 70 yıldır uygulanıyor. Gerçek şu ki, tüm ülkedeki ve özellikle Güneydoğu’daki şiddet ve terör uygulamaları PKK’nın varlığından kaynaklanmıyor. Tam tersine PKK bu uygulamaların sonucu olarak ortaya çıkmış ve zaman içinde güçlenerek büyük bir halk desteğine sahip olmuştur.

            Öyle görülüyor ki şiddet, devlete egemen olan güçler ile hükümetin varlık nedeni. Denetimi aşmayacak ölçüde şiddetin sürdürülmesinden yarar umuluyor. Avanta ve sömürü ekonomisinin sürdürülmesi için gerekli olan çağdışı baskı rejimi bu gerekçeye dayandırılıyor. Şiddet aynı zamanda yukarıda anılan stratejiyi uygulamanın, halkı göçe zorlamanın da bir aracıdır.

            Bugün PKK silahları bıraksa, devlet güçleri gerçekten şiddet politikasından vazgeçecekler mi? Yoksa şiddetin ve terörün boyutları daha da mı büyüyecek?

 

 

            12 Mart öncesi, güvenlik güçleri Güneydoğu’daki köylüleri çırılçıplak soyup köy meydanında ve herkesin gözü önünde onlara dayak atıyorlardı. Bugünün silahlı gençleri o günün çocuklarıydı. Baba, amca ve dayılarını aşağılayan bu işkenceler onların çocuk zihinlerinde yer etti.

            12 Eylül’de ise bunlar cezaevlerine dolduruldular. İnsanlık tarihinin en korkunç işkencelerine maruz kaldılar. Kimi öldü, kimi sakatlandı. Bir kısmı ise çareyi ya yurtdışına ya da dağa kaçmakta buldu.

            Dünya konjonktürünün elverişli olduğu bir dönemde silahlı mücadele yöntemini seçen bu gençlerin hareketi gelişerek bugünkü duruma geldi.

 

 

            PKK siyasi bir partidir. Nasıl SHP, DYP, ANAP, HEP, İP birer siyasi parti iseler PKK da siyasi bir partidir.

            Onlardan ayrılan yanları ise a) Yasadışıdır. Çünkü yasalar “Kürt Halkı” kavramını suç sayarken ve sırf bu nedenle TİP, TEP, BKP ve SP Anayasa Mahkemesince kapatılırken herhalde “Kürdistan İşçi Partisi” yasal olarak kurulamazdı. b) Demokratik, barışçı yöntemi değil, silahlı mücadele yöntemini seçmiştir. Bunun nedeni ise kendisini yaratan yukarıda açıkladığımız nedenlerdir. 12 Eylül sonrası, demokratik barışçı seçeneklerin yok edilmiş olmasıdır.

            Kısacası yasadışılık ve silahlı mücadele, PKK’nın yapısındaki değişmez unsurlar değil, ortamın ve koşulların dayattığı değişebilir özelliklerdir. Koşulların değişmesine bağlı olarak bu özellikler de değişebilir.

            Bu açıklamayı yapmaktaki amacımız şiddet ve PKK kavramlarının eşanlamlı olarak kullanılması ve şiddetin yok edilmesi için PKK’nın yok edilmesi gerektiği iddiasının ileri sürülmesi ve kamuoyuna da bunun benimsetilmiş olmasıdır.

            Bu mümkün mü? Resmi açıklamalara ve basında yer alan haberlere göre PKK’nın on bini aşan silahlı gücü, lojistik destek sağlayan on binlerce üyesi ve taraftarı ve milyonlarca sempatizanı var. Çok az istisnayla buların hepsi Kürt’tür. Bu durumda PKK’yı Kürt Halkından ayırmak nasıl mümkün olacaktır? PKK nasıl yok edilecektir? Bu on bilerce insanın öldürülmesi demektir. Kitlesel katliam demektir. Ve bu çağda, dünyanın bugünkü konjonktüründe mümkün müdür? Bu insanların ana ve babaları, amca, dayı, teyze ve halaları olaya seyirci mi kalacaklardır?

            Belki şu da düşünülebilir. PKK’nın merkezi yönetimi yok edilir veya etkisiz hale getirilirse, parti dağılır ve etkinliğini kaybeder.

            Oysa düşünülebilecek en tehlikeli gelişim bu olur. Savaş için eğitilmiş silahlı on binlerce insan, merkezi yönetimden koparlarsa birçok küçük grup oluşur. Bunlardan bir kısmı serseri mayınlar gibi ortaya düşer ve asıl terör o zaman patlar.

            Bu nedenle bu silahlı insanların merkezi bir komutanlığa bağlı olması, gelecekte çözümleri de kolaylaştırır.

            Sorun, PKK’nın yok edilmesi değil, onun yasadışılıktan kurtulması ve silahlı mücadele yöntemini bırakıp demokratik ve barışçı yöntemi benimsemesi, kurulacak demokratik sivil toplumun bir unsuru olmayı kabul etmesidir.

            Bu nasıl olacaktır?

            1- Öncelikle Devletin şiddetten arındırılması ve demokratikleşmesi gerekir.

            2- Türkiye’nin her yerinde aynı şekilde uygulanacak idari taksimata dayalı ademi merkeziyetçi bir sistem kabul edilmelidir. Bu şekilde halk kendini yönetme, güvenliğini sağlama, sorunlarını yerinde çözme imkânına kavuşacaktır.

            3- “Kürt Realitesi”ni sözde kabul etmek yetmiyor. Bütün yasal mevzuat, devlet yapısı, eğitim ve öğretim vb… bu realitenin kabulüne ve demokratik esaslara uygun olarak yeniden düzenlenmelidir.

            4- Kürt partilerin kurulmasını engelleyen bütün yasal, yönetsel, toplumsal engeller kaldırılmalı. Ayrılmayı savunan Kürt partileri de yasal çalışma imkânı bulabilmelidirler.

            5- Bir Genel Af  Kanunu çıkarılmalı. Silahı bırakıp dönenler için sivil toplum kuruluşlarının güçlü desteğine dayalı hukuksal güvence kurumları oluşturulmalı ve isterlerse kendi fikir ve anlayışlarına uygun legal siyasi faaliyetlere katılabilmelidirler.

            6- Doğu ve Güneydoğu için özel kalkınma planları yapılarak ekonomik kalkınma sağlanmalı. Bölge ekonomisinin Türkiye ve Dünya ekonomisiyle bütünleşmesi için gerekli koşullar yaratılmalı.

            Biz, demokratik sivil toplumun altyapısını oluşturacak bu koşullar gerçekleşirse, PKK’nın legal, demokratik ve barışçı yöntemleri benimseyeceğini ve demokratik sivil toplumun bir unsuru olacağını umuyoruz. Bu umudumuzun dayanağı Kürt Halkının bu yöndeki arzu ve beklentisidir.

            Buna rağmen PKK silahlı mücadeleyi sürdürmekte ısrar ederse halk desteğinden yoksun kalacak ve kısa zamanda gücünü kaybedecektir.

 

 

            Silahlı mücadele yönteminin sürdürülmesi bir zorunluluk da olsa, bu yöntemin örgüt yapısında ve anlayışında yarattığı katı merkeziyetçi ve totaliter özellik, halkın toplumsal yaşamına da yansır. Demokrasinin temel iki özelliği olan çoğulculuk ve katılımcılığa yer vermeyen bu anlayış, toplumda totaliter bir rejimin kurulması sonucunu yaratır. Toplum bundan kurtulmak için daha çetin bir mücadele vermek zorunda kalır.

            Bugün PKK’nın veya PKK adına hareket ettiklerini iddia edenlerin, Kürt partilerinin kurulmasını ihanet olarak değerlendirmeleri, kendi dışındaki tüm siyasal, sosyal ve kültürel faaliyetlere karşı çıkmaları ve bütün faaliyetleri ve faaliyet alanlarını denetimlerine almak istemeleri bu totaliter mantığın sonucudur.

            Silahlı mücadele, örgütleri, güvenlik ve taktik başarı zorunluluğu nedeniyle, ister istemez savaş kurallarına uygun harekete ve asker mantığıyla düşünmeye zorlar. Ama bunun toplumsal etkileri her zaman olumlu olmaz. Çoğunlukla gelişmeyi ve demokratikleşmeyi engeller.

            Kürt toplumunun sivil demokratik bir yönetime kavuşması için de PKK’nın silahlı mücadele yöntemini yaratan koşullar ortadan kaldırılmalıdır.

            Yasadışı siyasi partiler ve hareketlerin amacı legalleşmek ve siyasi çözümleri gerçekleştirmektir. Bir siyasal hareketin amacı sadece savaşmak olamaz ve varlığını bu şekilde sürdüremez. Sanırım PKK da bir an önce legalleşmek ve siyasal çözümlere varmak amacındadır.

            Bu amacın gerçekleşmesi Türkiye’deki demokratikleşmeye ve sivilleşmeye bağlıdır.

            Demokratikleşme ve sivilleşme, halkın demokratik ve sivil toplum kuruluşlarını oluşturmalarıyla, en geniş biçimde toplumsal ve siyasal çalışmalara ve örgütlenmelere katılmalarıyla sağlanır. Bu, okul aile birliklerinden, tüketici derneklerinden, sendikalardan, siyasi partilere kadar çeşitli biçimlerde ve alanlarda olur. Hem Kürt ve hem de Türk toplumlarında bu sürecin hızlandırılması desteklenmeli, toplumda katılımcılık ve çoğulculuk teşvik edilip geliştirilmelidir.

            Devlete egemen olan atanmışların gücü ve etkinliği bu şekilde sınırlanır. Türk ve Kürt toplumlarındaki demokrasi düşmanı kurum ve gruplar tasfiye edilerek demokratikleşmenin önündeki engeller kaldırılmış olur.

            Demokratik bir halk iktidarının oluşumu kolaylaşır ve PKK için de legalleşme imkanı yaratılmış olur. Legalleşen, barışçı ve demokratik yöntemleri seçen PKK, halkın desteğini sağlıyorsa, bu demokratik iktidar oluşumunun içinde de yer alabilir.

            Kürt sorununa, Türk ve Kürt halklarının yararına bir çözüm bulunabilmesi ancak demokratik bir süreçte ve demokrat bir iktidar döneminde mümkündür.

            Şiddetin kurumlaştığı, devlet ve toplum yaşamına egemen olduğu bir ortamda dış güçlerin zorlamasıyla bir çözüm bulunsa bile bu, gelecek kuşakların bile yaşamını, özgürlüğünü ve refahını ipotek altına alan ve her iki halkın da zararına olan bir çözüm olur ve bunun için her iki halk da çok ağır bedeller öder.

            Demokratikleşme programını ancak demokrasiye içtenlikle inananlar ve bunu özümseyenler uygulayabilirler. DYP, SHP, ANAP, RP, HEP gibi merkeziyetçi partilerin, demokratik sivil bir toplumsal yapıyı oluşturmaları beklenemez. Bu, ancak “temel yapısal değişim” ile mümkündür. Temel yapısal değişimin kimler tarafından ve nasıl gerçekleştirileceğini ayrı bir yazıda ele alacağız.

            Kardeş Türk ve Kürt halklarının bütün sorunların üstesinden geleceğine, sivil demokratik bir refah toplumunu birlikte oluşturacaklarına inanıyoruz.

 

            Mehmet Ali Aslan

            2000’e Doğru, 26 Temmuz 1992.

“Sözde Vatandaşlar”ın Bayrak Olayı

             TV ekranında 2 çocuk, polislerin arasında Mersin Emniyet Müdürlüğü’ne götürülüyor. Spiker, bu çocukların sabıkalarını sayarken yaşlarını da hatırlatıyor. Biri 12, biri 13 yaşında. Bunlar, Türkiye’yi bütün kurumlarıyla ayağa kaldıran, koskoca Türk Ordusunu harekete geçiren “bayrak olayı”nın failleri.

            Türkiye’deki şoven milliyetçi refleksleri harekete geçiren, toplumsal linç girişimine maruz kalan bu çocuklar kim?

            Onlar, yerlerinden yurtlarından koparılan, büyük kentlerin varoşlarına sığınan işsiz Kürt ailelerinin çocukları. Yoksul ve eğitimsiz.

Dağda vurulan, cezaevlerinde ömür tüketen ablalarının, abilerinin, faili meçhul cinayetlere kurban giden yakınlarının hikayelerini ve onlar için analarının yaktıkları ağıtları dinleyerek büyüdüler. Çocukluk anılarında, yakılan köylerinden yükselen dumanlar, aç ve perişan düştükleri yollar vardı. Hatırladıkları kan ve ateşti.

Onların rüyaları çalındı, umutları yokedildi, gelecekleri karartıldı. Küçücük ruhlarını kin ve nefret duyguları sardı.Sisteme ve sistemin bütün kurumlarına ve simgelerine düşman oldular. Bu simgelerden biri de bayraktı. Bu bayrağı taşıyan güçler tarafından köyleri yakıldı. Bu bayrağın dalgalandığı karakollarda yakınları işkence gördü. Onu, abi ve ablalarının tutuklu bulunduğu cezaevlerinin önünde dalgalanırken gördüler. Bayrakların göndere çekildiği resmi binalara uzaktan korkuyla baktılar. Çoğu okula gitmemişti. Onlar için bayrak, toplumun diğer kesimlerinden farklı bir anlam taşıyordu.

            Yıllar önce, yine bir bayrak olayı yaşandı. 1996 yılında HADEP Genel Kurulunda asılı olan Türk bayrağı bir provokatör tarafından, emniyet güçlerinin gözü önünde indirildi. Görevli emniyet güçleri olaya müdahale etmediler. Bundan HADEP yönetimi sorumlu tutuldu. Hepsi tutuklandılar. Ankara 1. Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde açılan 1996/80 sayılı davanın duruşmasında yaptığım savunmada bayrakla ilgili şunları söylemiştim.

            “Bayraklar, devletlerin bağımsızlıklarının simgeleridir. Devletler, bu bayraklar altında vatandaşlarına koruma sağlamakla yükümlüdürler. Korkudan, haksız müdahalelerden uzak, özgürce yaşamalarını, aş, iş, konut ve her türlü olanaklara sahip olmalarını, maddi ve manevi yönden, kültürel bakımdan kendilerini geliştirme imkanlarına kavuşmalarını sağlamakla görevlidirler.

            Vatandaş, nerede bu bayrak dalgalanıyorsa, orada güven içinde olacağını bilirse, ona koşar. Onun altında bulunmaktan mutluluk duyar. Bayrakların itibarı da böyle artar. Bayraklar böyle yücelir.

            Bir ABD vatandaşı, bir Fransa veya Almanya vatandaşı, bayrağının dalgalandığı her yerde büyük bir güven içinde olacağını bildiği için ona saygı duyuyor. Bu güven bütün vatandaşlara sağlandığı için de bayrakların itibarları yasalarla veya devlet zoruyla korunmaya çalışılmıyor. Az gelişmiş ülkelerde bayrağa hakaret olarak kabul edilen çoğu fiillere gülüp geçiyorlar. Bu konuda kompleksleri yok. 

            Çünkü bayrağın simgelediği bağımsızlık, sözde bir bağımsızlık değil. Arkasında bütün vatandaşlarının haklarını, özgürlüklerini güvence altına alan adil ve bağımsız bir yargı sistemi, insanca yaşama olanaklarına imkan veren güçlü bir ekonomi, hastalığa, işsizliğe, yoksulluğa ve her türlü riske karşı koruma sağlayan sosyal güvence kurumları, en önemlisi, devletin kendini bağlı saydığı hukuk devleti ilkeleri ve demokratik değerler vardır.

            Ama devletin bağımsızlığının simgesi olan bayrak, vatandaşların tümüne koruma sağlamaz, sadece bir grubun ideolojik anlayışının simgesine dönüşür ve diğer vatandaşlar üzerinde bir baskı aracı olarak kullanılırsa ve hele büyük yolsuzluk iddialarını ve olaylarını kamuoyundan saklamak için bir örtü olarak kullanılırsa, vatandaşların büyük kesimi bayrağa yabancılaşır. Hatta kimi zaman tepkiler de doğar. 

            Bunu önlemenin, bayrağa itibar ve saygınlık kazandırmanın tek yolu, ona gerçek işlevini kazandırmaktır. Herkesin, bütün vatandaşların, hiçbir ayrım gözetilmeden, onun altında koruma göreceğine inanmasıdır. Buna güven duymasıdır.

            Herkesin altında güvenle yaşayacağı, mutlu olacağı, bir sistem oluşturmakla, yabancılaşmaya son verilir ve bayrak, sadece yasayla değil, gerçek anlamıyla, gerçek işleviyle herkesin olur.”

                        Bu  çocuklar  3-5  değil,  onbinlercedir.

 

            Bunlar 3-5 değil, onbinlerce. Büyük şehirlerin varoşlarından merkeze inip korku ve dehşet saçıyorlar. Bu “sözde vatandaşlar”, “gerçek vatandaşlar”ın  “huzurlu” dünyalarına saldırıyorlar.

            Kapkaç ve hırsızlık çeteleri, onları kafileler halinde getirip eğitiyorlar.Mafya grupları, tetikçi olarak yetiştirip topluma salıyorlar.

            Devlet güçlerinin, bir kısmını yakalayıp cezaevlerine göndermesiyle sorun çözülmüyor. Onların yerine yenileri geliyor.Dalga, dalga ve her gün sayıları artarak.

            Bunlara karşı toplum kör ve sağır. Onların yetiştiği ortam ve aile çevresinin sorunlarıyla ilgilenmek kimsenin aklına gelmiyor. Polisiye önlemlerle sorunu çözmeye çalışıyorlar. Özel Güvenlik için kanunlar çıkarılıyor.  200.000 kişilik özel güvenlik gücünden söz ediliyor. Bu, büyük bir ordu. Eski emniyetçilere, MİT’çilere iş alanları açılıyor.

            Ama gelenlerin kin, nefret ve intikam duygularıyla bilendiği ve bunun nasıl karşı konulamaz yıkıcı, tahrip edici bir güç olduğu unutuluyor.

            Güvenlik için daha çok polis, daha çok özel güvenlik gücü ve giderek polis devletine dönüşen çatışmalı, dünyadan tecrit edilmiş geri bir Türkiye.

            Bu çocukları bu hale getiren kimler ? Onları provokasyonların ve rantçı politikaların aracı olarak kullanan hangi güçler ?

            Bunlar, bu yaşlarda, diğer akranları gibi okulda olmalıydılar. Onlara da sıcak bir aile yuvasında, karnı tok, sırtı pek, iyi bir gelecek için çalışma imkanı sağlanmalıydı. 

            Bu, devletin göreviydi. Ama, devlete egemen güç, köylerini yaktı, evlerini yıktı, bütün varlıklarından kopardı. Ana ve babalarını, işsiz ve perişan bir halde, büyük şehirlerin varoşlarına sığınmak zorunda bıraktı. Onların gidecekleri, sığınacakları yer yoktu. Sokakları mekan tuttular.

            Bu dönemde, siyasetçi, bürokrat, işadamı üçlüsü, devleti, toplumu çulsuz bırakıncaya dek iliklerine kadar soydu. Bütün bu soygunlar, yolsuzluklar, hırsızlıklar, vatan, millet edebiyatının arkasına saklanarak yapıldı ve Türk bayrağı bir örtü olarak kullanıldı. Bu Türk bayrağına en büyük hakaretti. Ama bugün iki çocuğun hareketine karşı milliyetçi histeriye kapılmış Türk toplumundan, o günlerde bir ses yükselmedi. Bu gün de,hortumların, soygunların, Türkiye’nin sırtına yüklediği ağır borçları, boğazından keserek öderken, hiçbir ciddi tepki göstermiyor.

                                    Genelkurmay  Başkanlığının  Bildirisi

 

            Fatih Altaylı’nın deyimiyle “iki veletin” densizliği Türk Ordusunu da harekete geçirdi. Genelkurmay Başkanlığı, Süleymaniye’de, Amerikalılar Türk Ordu mensuplarının kafasına çuval geçirdiklerinde , böylesi şedit bir tepki göstermemişti. Ama yaşları 12, 13 olan iki çocuğun yaptıklarına karşı, Kürtleri tehdit eden, geçmişteki katliamları anımsatan ve onları  “sözde vatandaş” olarak niteleyip, yasal vatandaşlık haklarını yok sayan dehşetengiz bir bildiri  yayımladı.

            Genelkurmay Başkanlığı siyasi literatüre yeni bir kavram kazandırdı.  “Sözde Vatandaşlık”. Bunun muhatabı elbette ki Kürtlerdir. Nasıl “sözde soykırım”, soykırım olmadığı anlamında kullanılıyorsa, “sözde vatandaşlık”  da, vatandaş olmadığı anlamında kullanılıyor. Yani, Anayasanın, yasaların hükümlerine rağmen, Genelkurmay Başkanlığının takdiriyle bazı kişi ve gruplar, bu statüden yararlanamayacak, vatandaşlık haklarından tamamen mahrum olacak. Bunun doğal sonucu olarak, şayet bir kazaya kurban gitmezlerse, sınır dışı edilebilecekler.

            Eğer Türkiye’de hukukun gücü egemense, savcılar, Genelkurmay Başkanı ve bildiriyi hazırlayan generaller hakkında dava açarlar.  Yok eğer gücün hukuku egemense, o zaman külahımızı önümüze koyup, bir defa değil, yedi defa düşünmeliyiz.

            Bildiriyi yayımlayan generallere bazı hususları hatırlatmakta yarar var.

            Şimdiye kadar ülkeyi ve bayrağı koruma ve kollama uğruna, generallerin değil, hep yoksul halk çocuklarının kanı aktı. Bunun önemli bir kesimi de Kürtlerdi. Bundan sonra da böyle olacak.

            Türkiye, dün Doğu ve Güneydoğusuyla, bugün ise bütünüyle Kürtlerin vatanıdır. Onları, dün yerlerinden, yurtlarından koparıp açlığa ve sefalete mahkum eden zihniyet, bugün vatandaşlık haklarından mahrum edip Türkiye dışına sürmek istiyorsa, bu vahim bir hata olur.

            Ordunun önemli bir kesimi Kürtlerden. Çalışan, vergi veren onlar. Ama açlığa mahkum edilen yine onlar.

            Türkiye’de vergilerin % 74’ü dolaylı vergilerdir. Bir Kürdün yediğine, giydiğine v.s.. ödediği vergiler, Koçlarla, Sabancılarla aynı orandadır.Türk emekçileri gibi, emekçi Kürtlerin de ödedikleri gelir vergisi ve diğer vergiler, işadamlarının ödediklerinden fazladır.  Üstelik işadamları, holdingler, vergi iadeleri, teşvikler  v.s.  adı altında, ödediklerinden fazlasını alıyorlar.

            Güçlü bir holdingle ekonomik faaliyetin içinde yer alan ve dünyada bankası olan tek ordu, Türk Ordusudur.  205 Sayılı Kanunla kurulan Ordu Yardımlaşma Kurumu (OYAK) kurumlar vergisinden, veraset ve intikal vergisinden, Gelir vergisinden, gider vergisinden ve damga resminden muaftır.

            AB ile müzakereler başlayınca, serbest rekabete dayalı ekonomi politikalarına aykırı olan bu durum müzakere masasına gelecek ve bu ayrıcalıkların kaldırılması istenecektir.

            Halktan,  bir kısmı da Kürt halkından toplanan  vergilerin önemli kısmı Silahlı Kuvvetlerin ihtiyaçlarına ayrılıyor. Silah ve mühimmat alınıyor. Kışlalar ve Orduevleri yapılıyor. Orduevlerinin masrafları karşılanıyor ve generallerin maaşları ödeniyor.

            Son bir hatırlatma. Eski Deniz Kuvvetleri Komutanı İlhami Erdil’in bir yılda tükettiği 1,5 ton çikolata, 25 bin kutu kola, sokaklara terk edilen bu çocukların hakkıydı.

                        AB  Yolu  Torpillenmek  İsteniyor  

            İki çocuğun densizliğini, Türkiye’yi bütün kurumlarıyla ayağa kaldıran bir harekete dönüştürmenin sebebi ne ? Bundan ne umuluyor ?  Bunun arkasında kimler ve hangi çıkarlar var ? 

            Türkiye, kaderini belirleyecek bir döneme giriyor. AB ile müzakereler başlayınca, Türkiye’deki bütün ayrıcalıklar, soyguna ve hırsızlığa imkan veren mekanizmalar müzakere masasına gelecek. O, yıllarca halkı ve ülkeyi soyan kişi ve grupların gerçek durumları ortaya çıkacak. AB, bu ayrıcalıkların kaldırılmasını, soyguna ve hırsızlığa imkan sağlayan düzenin değişmesini, Türkiye’nin demokratikleşmesini isteyecek.

            İşte bu, bir kısım ayrıcalıklı çevreleri, Türkiye’yi talan eden bir kısım siyasetçileri, bürokratları ve iş adamlarını korkutuyor. AB ile müzakereleri çıkmaza sokmak ve AB’ye girişi engellemek için provokasyonlardan medet umuyorlar. Büyük sermayenin denetimindeki medya ve onun kalemşorları, halkı tahrik ederek bir gerginlik ve çatışma ortamı yaratmaya çalışıyorlar. Kaynana Semra programlarıyla bilinç ve kültür düzeyini iyice düşürdükleri bir kısım halk kitlelerini de araç olarak kullanıyorlar.

            Bütün bu kampanyalar sonucunda, “Kürt” kavramı terörizmle özdeşleştiriliyor ve Kürt Halkına karşı düşmanca duygular her gün biraz daha artıyor.Bu, Türkiye için bir felaket olacak etnik çatışmaya zemin hazırlıyor. 

            Peki, bütün bunlara karşı Kürtler ne yapıyor ve ne yapmalıdır ?

AB’ye giriş, herkesten fazla Kürt Halkı için önemlidir ve onlar için yaşamsal bir sorundur. 

            Türkiye’de kabul edilen demokratikleşme paketlerinin, direnişlere rağmen uygulanmaları, AB’nin zoruyla olmuştur ve olmaktadır.

            AB olmasa, geçmiş uygulamaların, “sözde vatandaşlık” fikrinin hayata geçirilmesine kim engel olacak ?

Bu nedenle Kürtler AB amacına kilitlenmek, AB yolculuğuna hiçbir engel çıkarmamak ve varolan engelleri de Türk Halkıyla birlikte aşmak için mücadele etmek zorundadırlar.

            Ama bunun için Kürt toplumunun içine hapsedildiği kalıpları kırması, dışa açılması, kendi kimliğini koruyarak Türkiye’nin diğer toplum kesimleriyle bütünleşmesi, toplumsal ilişkilerin her alanında  demokratikleşmesi ve en önemlisi, özgür düşünme ve tartışma ortamına kavuşması gerekir. 

            Türkiye’nin bir kesimindeki toplum, totaliter bir anlayışla, diğerindeki ise demokrasiyle yönetilmek istenecek ve siz kalkıp, uygulanması da mümkün olmayan bu ikili düzen kurma çabalarının olduğu bir ülkenin AB’ye girişini isteyeceksiniz. Gülerler adama.

 Kürt Halkını dünyadan tecrit ederek etki alanına alan profesyonel Kürt politikacıları bunu anlamış görünmüyorlar. Demokrasiden ve AB’ye katılmaktan söz etmelerine rağmen, hareketleriyle, uyguladıkları politikalarla AB ve demokratikleşme hedeflerine büyük zarar veriyorlar.

            DEP milletvekillerinin tahliyesinde, avukatları TV kameralarına  “bu Türk hukukunun zaferidir” diye bağırıyordu. Oysa Türk Hukuk Sistemi, Kürt Halkının iradesini hiçe sayarak onları on yıla yakın demir parmaklıklar arkasına hapsetmiş, ancak AB Hukukunun müdahalesi ile özgürlüklerine kavuşmuşlardı. Tahliyeleri için büyük çaba sarf eden Clodia Roth’u şovmenlikle suçlayıp Mehmet Ağar’ın huzuruna kabul edilmelerini beklemişlerdi.

            Bütün bunlar, bu politik kadronun AB’yi değil, Türkiye’deki sistemi, milliyetçi iktidar ve kurumları kendilerine yakın gördüğünü gösteriyor. AB’nin Kürtlerin lehine olan kararlarına ve söylemlerine karşı iktidarla aynı paralelde tepki veriyorlar.

            Bu profesyonel Kürt politikacı grubu, Kürt Halkının dışa açılmasının, kendi kimliğini koruyarak Türkiye’nin diğer kesimleri ve dünyayla entegrasyonunun ve gelişmesinin önündeki büyük bir engele dönüşmüştür.

            Bu grup,legal siyaset alanını kapatarak, kendileri gibi düşünmeyen aydın Kürtleri etkisiz hale getirdi. Kendi çocuklarını en iyi okullarda okutup, bütün risklerden koruyup olayların dışında tutmaya çalışırlarken, halk çocuklarını ölüme götüren ve Kürt toplumunda büyük yıkıma yol açan savaş politikalarını desteklediler. Bunun çıkmaz yol olduğunu söyleyenleri, barışçı ve demokratik yöntemlerde ısrar edenleri ihanetle suçladılar.  Binbir güçlükle üniversiteye girmeyi başarmış Kürt gençlerine polis kameraları önünde “Öcalan’a özgürlük” ve benzeri sloganlar attırarak okumalarına engel oldular.

            Bu şekilde Kürt toplumunda aydın bir kadronun oluşması engellendi. Politika, en yeteneksiz, bilgisiz  kişi ve grupların elinde kaldı.

            Aynı kadronun kurmaya çalıştığı  “yeni parti”nin  öncekilerden farklı olmayacağı ve “eskiler” gibi politika alanını, sistemi değiştirmeye yönelik barışçı ve demokratik Kürt hareketlerine kapatma işlevini göreceği açıktır.  

           

            Üç dönemdir, Kürt oylarıyla bağımsız en az 30-40 milletvekili seçilip parlamentoya gönderilebilir ve Kürt Halkının özlem ve talepleri sokaktan kurtulup parlamento çatısı altında uygar ve demokratik bir tartışma platformuna taşınabilirdi. 

            Bu, sistemin korkulu rüyasıydı.Profesyonel Kürt politikacıları bunu engelleyerek sisteme yardımcı oldular.Bağımsız adayları ihanetle suçlayıp seçilmelerine engel oldular ve bugünkü parlamento tablosunu yarattılar.

             Bu grup, gerçekçi, uygulanabilir hiçbir  proje, program ve politika üretemedi. Bunu başaracak bilgi ve deneyimden yoksundu. 

            HADEP’in 9 Genel Başkan Yardımcısından her biri bir konuyla görevlendirilmişti. Fakat bunların arasında ekonomi yoktu. Ekonomi, Partinin ve Parti yöneticilerinin ilgi alanı dışındaydı. Çünkü Parti’nin ve yöneticilerin önemli ekonomik sorunları yoktu. Yoksul Kürt Halkının ve Türkiye’nin ağır ekonomik sorunları ise onları ilgilendirmiyordu. Zaten içlerinde ekonomiden anlayan tek kişi de yoktu. 

            DEHAP, işbirliği yaptığı marjinal sol gruplar AB’ye karşı olduğu için seçim beyannamesinde AB’den tek satırla bile söz etmemişti. Ekonomi ile ilgili ise, işsizliğe çare olarak,  haftalık çalışma sürelerini 35 saate indirmek gibi fantezilere yer veriyor, uluslararası ekonomik sistemden habersiz, ekonomik akıl ve realite ile ilgisi olmayan görüşler ileri sürüyordu.

 Tek yaptıkları, büyük halk kitlelerinin katıldığı büyük mitingler ve toplantılar tertip etmek oldu. Ezilen ve aşağılanan yoksul halk kitleleri,  duygu, özlem ve taleplerini dile getirecekleri hiçbir ifade kanalı bulamadıkları için, bu miting ve toplantılara büyük ilgi gösteriyor.Ama bu, iyi denetlenemediği için, aynı zamanda provokasyonlara açık alan oluşturuyor.

            Bugün Kürt Halkı için çok önemli olan ve Türkiye’nin demokratikleşmesi, ülkede barışın ve istikrarın sağlanması için zorunlu bulunan iki konunun, acil gündem maddesi olarak üzerinde durmak gerekir.

            Bunlardan biri Doğu ve Güneydoğu için ekonomik, sosyal, kültürel v.d. alanları kapsayan bir kalkınma planının yapılması ve uygulanması, diğeri de dağda, cezaevlerinde, yurtdışında bulunan Kürt gençlerinin ve insanlarının birer özgür vatandaş olarak aramıza katılmalarını sağlayacak koşulsuz, bir genel siyasi affın kabulüdür. 

            Ama bu iki önemli ve acil konu, profesyonel Kürt politikacılarının ilgi alanı dışındadır. Onlar, Kürt gençlerini ve Kürt toplumunu Öcalan’ın affı konusuna kilitlemiş, bunu adeta Kürt Halkının tek önemli meselesi haline getirmişlerdir.

            Bu şartlarda, bu ortamda Öcalan’ın affının mümkün olmadığını ve her miting ve toplantıda sahnelenen Öcalan posterleri ve bayrakların toplumu germeye, çatışma ortamını sürdürmeye hizmet ettiğini bilmeyen yoktur. 

            Öcalan’ı sevenler, şayet Öcalan’ın ilerde özgürlüğüne kavuşmasını istiyorlarsa, toplumda gerginlik ve çatışma yaratacak hareketlerden kaçınır, demokratikleşme hareketlerine destek verirler.

            Çünkü Öcalan, milliyetçi güçlerin iktidarda etkin oldukları bu dönemde değil, demokratik güçlerin iktidarında ancak özgürlüğüne kavuşabilir.

            Ama bunlar, buna rağmen, bu duygularını, Kürt Halkının ve de Öcalan’ın aleyhine olacak eylem ve gösterilerle ifade etmeye kalkarlarsa, bunu hoşgörüyle karşılamak mümkün değildir. O zaman, bunların kimlere ve hangi çıkarlara hizmet ettiği sorusu, ister istemez akla gelecektir.

 

            Türk aydınları da, konuya bir  “terör” , ya da (Kürt Halkının değil) profesyonel Kürt grubunun “mağduriyet” sorunu olarak yaklaşıyorlar ve bu grubu açık veya zımni olarak Kürt Halkının temsilcileri kabul edip etkinliklerinin artmasına yardımcı oluyorlar.

            Bunların, Kürt sorunun, sadece Kürtlerin değil, Türkiye’nin sorunu olduğunu ve diğer bir çok sorunun çözümünün de büyük ölçüde bu sorunun çözümüne bağlı olduğunu kabul etmeleri, insan hakları ve çağdaş demokrasi anlayışına uygun çözümler üretmek için çalışmaları gerekir. Türk aydınları,  “Anayasal vatandaşlık” gibi, asimilasyon politikalarını “meşrulaştırma”ya yönelik formüllerle vakit kaybetmemeli, kişinin kimliğini, mensup olduğu gruba aidiyetinin belirlediğini, grup kimliği tanınmadan, kişilerin kimliğinden söz etmenin fazla anlamlı olmadığı gerçeğini kavramalıdırlar.

 

Bazı güçlerin Kürt Halkını  ezdiği, kültürel varlığını yok etmeye çalıştığı, işsizliğe, yoksulluğa mahkum ettiği doğru bir tespittir. Ama bunda Kürtlerin ve özellikle Kürt aydınlarının hiç suçu yok mu ?

Kürt aydınları, ne istediğini bilmeyen mız mız çocuklar gibi sürekli sızlanıp şikayet  etmekten başka bir şey yapmıyorlar. Politika alanını, sistemle bütünleştiği her gün biraz daha açığa çıkan profesyonel Kürt politikacılarına bırakıyor ve büyük bir kısmı da bunların arkasından sürüklenip gidiyor. 

            Kürtler ve Kürt aydınları özeleştiri yapmak, neden bu duruma düştüklerinin sebeplerini ve kendilerinin hata paylarını araştırmak zorundadırlar. 

            Şu gerçek çok iyi bilinmelidir.

            Bir toplum, iç dinamiklerini harekete geçirmiyor, kendini yönetme becerisini gösteremiyor ve sürekli hata işleyen geri, yeteneksiz ve bilgisiz kadroların peşine takılıyorsa, şikayete hakkı olmaz ve ona kimse yardım edemez.

 

            Bayrak olayı, yakında  sahnelenmeye çalışılacak provokasyonların habercisidir.

            Soygun ve talan düzeninden beslenenler, AB yolunu torpillemek, Türkiye’nin demokratikleşmesini engellemek için bütün güçlerini ortaya koyacaklardır. 

            Türkiye’nin demokratikleşmesi, kalkınması, iç barışın ve istikrarın sağlanması için AB ile entegrasyonu isteyenlerin, provokasyonlara karşı dikkatli ve uyanık olmaları, onları etkisiz hale getirmeleri gerekir.

            Provokatörler en çok Kürt konusunu kullanmak isteyeceklerdir.  Bu nedenle Kürtler herkesten fazla dikkatli ve uyanık olmak zorundadırlar.

28.03.2005

Mehmet Ali Aslan

Ortak Akıl

                  “Kahramanlar”  ve  “kurtarıcılar”  ilkel toplumların ürünleridir. Bilgi teknolojisinin muazzam gücünü, parlak beyinlerin yaratıcı ve üretici yetenekleriyle birleştiren çağımızın kurumları, dünya politikalarını kendi toplumlarının çıkarları doğrultusunda yönlendirmek için kıyasıya bir mücadelenin içindedirler. 

                  “Kahramanlar”dan, “kurtarıcılar”dan medet uman geri kalmış toplumlar ise ancak başkalarının çıkarlarına hizmet ederler. 

                  Bunu aşmanın tek yolu, rant kavgalarından uzak, yaratıcı  “ortak aklın”  rehberliğinde sorunlara çözüm aramaktır.  

                  Türkiye’deki Kürtler bu gerçeği kavramamış görünüyorlar. 

                  Şimdiye kadar kurulan siyasi partilerin yönetici kadroları, sistemin mantığını aşamamış, tabanın özlem ve taleplerine cevap verememiş, yeni politikalar ve çözümler üretmekten uzak kalmış ve halkı ezen ve giderek daha da yoksullaştıran bu düzene, dolaylı olarak destek sağlamışlardır. 

                  Oysa, bu tarihi dönemde, Kürtler, bir an önce sağduyuyu hakim kılmak ve  “ortak aklın” rehberliğinde, çağdaş gelişmelerle uyumlu bir mücadeleyi yürütmek zorundadırlar. Bu, bir varoluş sorunudur. 

                  Yeni parti kurma girişimlerinin sürdüğü bu dönemde, belki yararı olur, düşüncesiyle, HADEP ile ilgili birkaç yazıyı yayımlıyorum. 

                  Kimbilir, belki bunlardan yararlanmak isteyen birileri çıkabilir. 

                                                                                          

              28.10.2004                                                                                      Mehmet Ali Aslan

 

Yazılar:

  • HADEP Genel Kurulundan Beklenenler
  • Bildiri Önerisi
  • Karar Önerisi
  • HADEP Parti Meclisine Uyarı
  • İstifa Mektubu

İstifa Mektubu

HADEP GENEL BAŞKANLIĞINA

             Parti Meclisi üyelerinin önemli bir bölümü samimi arkadaşlarımdır. Bunlarla ortak anılarımız ve paylaştığımız değerler var. Diğerlerine de büyük önem veriyorum.

        Bugüne kadar, karşılıklı sevgi ve saygıya dayalı arkadaşlık ilişkilerimize gölge düşürecek hiçbir olay yaşanmadı ve olumsuz bir tavır görülmedi.

     Fakat politik ilişkilerde, özellikle aynı örgüt içindeki politik faaliyetlerde, aklın, bilimin, demokratik kuralların ve anlayışın gereklerine uygun bir birlikteliği yakalamamız mümkün olmadı. Bu, benim çok değer verdiğim arkadaşlık ilişkilerimizi de olumsuz etkiledi.

        Kanımca bunun nedeni, 1970’lerden bu yana, Türk Solunda ve Kürt Siyasal Hareketlerinde, demokratik anlayıştan uzak muhafazakar yapıların oluşması, yaratıcı ve bağımsız düşünen sosyalistlerin ve aydın Kürtlerin  “yabancı unsur”  olarak görülmeye başlanmasıdır.

         Şimdiye kadar, değişim umuduyla katıldığım örgütler ve politik yapılanmalar, farklı seslere ve davranışlara, kendi içlerinde oluşturdukları uyumu bozan bir hareket olarak baktılar ve buna karşı, psikolojik temelde toplu bir direnişe geçtiler.

       HADEP’in son Genel Kurul Toplantısından önce, arkadaşların Parti’de değişimi vurgulayan sözleri,  “HADEP Genel Kurulundan Beklenenler”  başlıklı yazıda açıkladığım fikirlerimle tam bir mutabakat halinde olduklarını açıklamaları, daha önceki deneylerin olumsuzluğuna rağmen, beni yeniden umutlandırdı. Bu nedenle Parti Meclisinde yeralmamı isteyen arkadaşların tekliflerini kabul ettim.

     Fakat Genel Kurul Toplantısından sonra, Parti Meclisi ve Merkez Yürütme Kurulunun eski kadrolardan oluştuğunu ve eski anlayışın aynen devam ettiğini gördüm.

     Parti Meclisine sunduğum öneriler tartışılmadı bile. 60 kişilik Parti Meclisinin 59 üyesinden hiçbiri benim savunduğum fikirleri desteklemediği gibi, kendileri de Merkez Yürütme Kurulunun görüşünden bağımsız bir öneri sunmadı. Ama büyük çoğunluğu, kulislerde, haklı olduğumu söyledi.

    Parti Meclisi, fikirlerin tartışıldığı ve kararların alındığı bir parti organı olamadı. Toplantılarda,  bazen dozu sertleşen konuşmalarımın, arkadaşlıklarına değer verdiğim bir kısım Parti Meclisi üyelerinin gücenmesine ve darılmasına yol açması, beni de üzdü.

     Parti’nin gelişmesiyle ilgili çok önemli 3 konuda anlaşmamız mümkün olmadı.

    1- Tüzüğe göre karar organı olması gereken Parti Meclisi, bu işlevine sahip çıkmıyor. 59 Parti Meclisi üyesi,Parti Tüzüğü’nün kendilerine verdiği yetkiyi kullanmaktan çekiniyor ve görevlerini yapmıyorlar.

    Parti, Parti Meclisinin yetkilerini de kullanan ve hiçbir denetime tabi olmayan Merkez Yürütme Kurulunun keyfi yönetimine bırakılmıştır.

      2- Gerek parti içinde ve gerekse parti dışında olup partiye sempati duyanlar arasında, yeterli bilgi ve deneyime sahip değerli aydınlar vardır.

         Parti Merkez Yönetimi, bunları karar mekanizmalarının dışında tutup birer teknisyen olarak kendi emirlerinde çalıştırmak istiyor.

         Kişilik sahibi aydınlardan hiç birinin bu rolü kabul etmesi düşünülemez.

         Bu anlayışın sonucu olarak Parti, kendisini geliştirecek kadrolardan yoksun kalıyor. 

       3- Merkez Yürütme Kurulu, parti içindeki kadroların eğitilmesi ve gençlerin yönetimde yer alacak yetkinliğe kavuşması için gerekli olan bilimsel eğitim programlarını, parti dışındaki uzmanlara hazırlatıp uygulamaktan çekinmekte, mevcut kadroların muhafazasına çalışmaktadır.

     Eğitim çalışmalarının, eğitim formasyonu olmayan MYK üyelerine bırakılması, ciddi ve bilimsel bir eğitim programının uygulanmak istenmediğini göstermektedir.

       Diğer konularda da, yeterli bilgi ve deney birikimine sahip olmayan MYK üyeleri yetkili kılınmıştır.

      Partinin dışa açılması için, değişen ve gelişen dünyayla entegrasyonu sağlayacak politikalar ve projeler üretilmesi için, MYK dışında, komisyonlar oluşturulmasına ve bu komisyonlara uzman kişilerin davet edilmesine ait önerilerimiz de reddedildi.

         Bütün çalışma alanları MYK üyelerinin tekeline alınarak Parti dışa kapatılmıştır. Fakat MYK üyelerinin entelektüel düzeyi, bu çalışmaları çağdaş ve bilimsel bir anlayışla yürütmeye yetmediği için, Parti’de hiçbir gelişme olmuyor ve Parti atalete mahkum ediliyor.

         Parti’nin yerel teşkilatlarında ve yerel yönetimlerde yaşanan bütün sorunlar, Parti Genel Merkezinin politika anlayışından kaynaklanıyor. Bu anlayış değişmediği sürece, sorunların çözümünü bir yana bırakın, HADEP tabanı daha büyük yeni sorunları yaşayacaktır.

       Parti anlayışımızda, politik beklentilerimizde, halkın sefaletine ve Ortadoğu’daki Kürt trajedisine yol açan politikaları değerlendirmemizde önemli farklılıklar var.Bu önemli ve temel  farklılıklar, aynı örgüt çatısı altında birlikte çalışmamızı güçleştiriyor.

            Fikirlerimi ve bağlı olduğum değerleri yakından bilen sizlerin beni Parti Meclisinde yer almaya davet etmesi, benim de yaratılan değişim umudunu önemsemem bir hataydı.

            Parti Meclisinde, Meclisin uyumunu bozan  “yabancı unsur”  olarak görülüyorum.Nitekim Parti Meclisinin son toplantısının tarihi bana bildirilmedi. Bu nedenle katılmam mümkün olmadı. Parti Meclisi üyeleri de, benim yokluğumda, gerilimsiz ve uyum içinde bir toplantı yapma imkanına kavuştular.

       Hem benim ve hem de Parti Meclisinin sayın üyeleri bakımından, istifa etmem bir zorunluluk haline gelmiştir. İstifam, arkadaşlık ilişkilerimizi de, politik ilişkilerin ağır ve olumsuz baskısından kurtaracaktır.

            Bu nedenlerle HADEP’ten istifa ediyorum.

            Saygılarımla.

 10.05.2001                                                                                                  

 Mehmet Ali Aslan

        

HADEP Parti Meclisi Başkanlığı’na

             HADEP’in kurumlaşması ve gerçek anlamıyla bir “siyasi parti” haline gelebilmesi için, karar, yürütme ve denetim organlarının birbirlerinden bağımsız ve tüzükteki işlevlerine uygun olarak faaliyette bulunmaları gerekir.

            Bu organlardan birinin işlevine uygun olarak çalışamaması veya yetkilerini tamamen diğer organa devretmesi ve denetim mekanizmasının etkinliğini yitirmesi, HADEP’i bir yığın partisi  haline getirir. Bu da kendisine umut bağlayan milyonları düş kırıklığına uğratır.Çünkü kurumlaşmamış bir hareket, tabanın özlem ve taleplerine cevap veremez, sorunlarına çözüm üretemez.

            Bunun için HADEP’te, öncelikle tüzük hükümlerinin uygulanması gerekir.

            HADEP Tüzüğü 22. maddesiyle,Büyük Kongre’den sonra “en yüksek karar organı” olarak “Parti Meclisi”ni kabul etmiştir.

            Parti Meclisi  “partinin genel politikasını belirleyen bir karar organıdır.”

            Tüzüğün 25. maddesi, “en yüksek yürütme organı” olarak Merkez Yürütme Kurulu’nu kabul etmiştir.

            MYK, Parti Meclisi’ne karşı sorumludur.MYK üyeleri Parti Meclisince seçildiği gibi, onun tarafından görevden alınabilirler.

            MYK, Parti Meclisi’nin kararları doğrultusunda faaliyet gösterir.

            Bundan önce Parti Meclisi iki defa toplanmıştır. 4 gün süren bu toplantılarda yapılan konuşmalar ve verilen yazılı teklifler karara dönüşmemiştir.

            İlk toplantıda, yazılı olarak sunduğum teklifler üzerinde, bütün ısrarlarıma rağmen, herhangi bir tartışma açılmamış ve teklifler oya sunulmamıştır.Genel Başkan, tekliflerin MYK’de değerlendirileceğini  söylemekle yetinmiştir.

            Bu, Parti Meclisi’nin, tüzükteki tanıma uygun olarak en yüksek karar organı olma niteliğinde kabul edilmediğini ve sadece bir forum olarak kullanıldığını göstermektedir.

            Parti Meclisi, yetkilerini MYK’ye devretmiş görünmektedir. Benim dışımda, istisnasız bütün Parti Meclisi üyeleri de buna rıza göstermişlerdir.

            MYK fiilen hem karar organı ve hem de yürütme organı olarak faaliyet göstermektedir. Tüzüğün 27/a maddesindeki, MYK  “parti meclisinin kararlarını yerine getirir” hükmünün bir geçerliliği kalmamıştır.

            MYK, tüzüğün 21/b maddesine aykırı olarak 9 Genel Başkan Yardımcısı makamı ihdas ederek, MYK üyelerinin önemli bir bölümünün, bu konudaki anlaşılması güç arzularını tatmin etmiştir. Her biri de bir komisyon oluşturarak başkanlığını almıştır.

            a) Bunların içinde ekonomiyle ilgili bir komisyonun olmaması ilginçtir. Türkiye’nin AB’ye sunacağı 1050 sayfalık ‘ulusal belge’nin 800 sayfası ekonomiyle ilgilidir. HADEP Merkez Yürütme Kurulu’nun düşünce ve faaliyet alanında ise ekonomi yoktur.

            b) Genel Başkan Yardımcıları, ikisi dışında, şimdiye kadarki faaliyet alanlarına ve uzmanlıklarına yabancı olan konuları seçmişlerdir. İlk kez karşılaştıkları bu konularda, nasıl fikir ve politika üreteceklerdir ? Bunu anlamak güçtür.

            c) Komisyonlar dışa kapalı. Partideki dar bir kadronun bilgi ve deneyimi, bugün yaşamsal bir ihtiyaç haline gelen değişimi ve gelişimi sağlayacak düzeyde midir?

            d) Tüzüğün 21. maddesine göre “Partiyi Genel Başkan temsil eder”, “partiyi bağlayıcı açıklamalar yapabilir.”

            Bu yetkileri yalnız Genel Başkan kullanabilir.

            Oysa Genel Başkan Yardımcıları , tüzüğün bu hükümlerini ciddiye almamakta ve  “parti adına” konuştuklarını söyleyebilmektedirler.

            e) Parti Meclisi’nin  2. toplantısında, Genel Başkan Yardımcılarının sundukları raporlarda vahim hatalar vardır.

            Bir kısım Genel Başkan Yardımcılarının, ilk kez karşılaştıkları konularla ilgili terminolojiye bile yabancı oldukları görülmektedir.

            Bu durum Parti’nin ve daha önemlisi, parti tabanı ve ülkenin geleceği bakımından ciddi endişelere yol açmaktadır.

            HADEP tabanının önemli kesimi, açlık sınırında yoksulluğa mahkum edilmiştir.Önemli bir  kısmı, yerinden, yurdundan koparılmış, köydeki  topraklarını da bırakıp büyük şehirlerin varoşlarına sığınmışlardır.Eğitim ve sağlık hizmetlerinden yoksun olanların sayısı büyüktür.

            Etnik kimlikleri inkar ediliyor. Dilleri,müzikleri, kişiliklerini oluşturan kültürleri baskı altındadır.

            Birçokları, kanlı bir iç savaşta çocuklarını ve yakınlarını kaybetmiş, acılarını yüreklerine gömmüşlerdir.

            Bir kısmının çocukları ve yakınları cezaevlerindedir. F Tipi Cezaevleriyle bunların kişilikleri yok edilerek manevi bir ölüme terk edilmek isteniyor.Sistem, onlara, ancak maddi ve manevi ölüm arasında bir tercih hakkı tanıyacak yapılanmaya doğru gidiyor.

            Kiminin çocukları ve yakınları ise Türkiye dışında bir bekleyiş içindedir. İktidar, onların, demokratik sistemin bir unsuru olma taleplerini kabul etmiyor. Bölge ülkeleri ve bölgeye müdahil büyük güçler ise barışçı çözümler üzerinde değil, imha planları üzerinde konuşuyorlar. Bu durum, ana ve babaların korku ve endişelerini artırıyor.

            HADEP, tabanının bu talep ve özlemlerine cevap verebilecek mi? Sorunların çözümüne, en azından katkı sağlayabilecek mi? Bu soruların cevapları verilmelidir.

            Sorunlar büyüktür ve içiçedir. İlişkileri içinde, hepsini ele alıp bir çözüm paketi oluşturmak gerekiyor.

            Ne var ki, Türkiye ve Ortadoğu coğrafyasında çeşitli güçler, çıkar grupları kıyasıya bir mücadelenin içindedirler.HADEP tabanının sorunlarının çözümü, bazı güç odaklarının ve grupların çıkarlarını tehdit ediyor. Bunlar, dünyanın ve bölgenin önemli güçleridir. Bunu aşmak imkansız değildir, ama güçtür.

            Bunun için yeterli bilgi ve deneyime sahip güvenilir kadrolara ihtiyaç vardır.Aksi takdirde, Ortadoğu’da oynanan satrancın bir piyonu olmaktan öteye gidilemez.

            HADEP, bu sorunların çözümünde umut bağlanan, ya da etkili olan tek örgüt değildir. Ama silahların sustuğu, barış ve demokrasi için mücadelenin ön plana çıktığı bu dönemde, HADEP’in önemi artmıştır. Barışın tesisi, zihinsel ve duygusal alanda bölünmüş olan Türkiye’nin bütünlüğünün sağlanması ve demokratikleşmenin önünün açılması, tabanı kadar, beyin kadrosu da güçlü olan bir HADEP olmadan başarılamaz.

            Güçlü bir HADEP’in üreteceği politikalar ve çözümler, Türkiye ve Türkiye dışındaki parti ve grupların karar mekanizmalarını da olumlu yönde etkiler. Parti’nin bilimsel inceleme ve araştırmaları, sahip olacağı bilgi kaynakları, diğer örgütlerin enformasyon ihtiyaçlarını da karşılar ve doğru kararlar almalarında etkili olur.

            Bugün dünyada ve bölgede, mevcut dengeleri değiştirecek önemde gelişmeler oluyor. Bu, Türkiye’yi ve HADEP tabanını da etkiliyor. Türkiye ise büyük bir kriz içinde. Kriz sadece ekonomik değil, siyasal, sosyal, kültürel, ahlaki… her alandadır.

            Kamuoyu ve HADEP tabanı, Parti’nin, bu gelişmeler karşısındaki tutumunu ve sorunlara önereceği çözümleri merak ediyor.Ama ne Parti Meclisi politika oluşturabiliyor ve ne de Merkez Yürütme Kurulu, kamuoyunu tatmin edecek bir açıklama yapabiliyor.

            Oysa HADEP, sorunlara uygulanabilir etkili çözümler üretmek, legal ve demokratik bir siyasi parti kimliği ile kitlelere güven vermek, halkın umudu olmak zorundadır. Bu, Türkiye’nin yeniden bir iç savaş ortamına sürüklenmemesi için şarttır.

            Barış, demokrasi ve insan hakları değerlerine dayalı legal mücadele başarısızlığa uğrarsa, kitleler barışçı ve demokratik yöntemlerden umut keserse, Türkiye yeni bir şiddet dalgasıyla derinden sarsılır.

            HADEP’in merkez kadrolarının sorumluluğu büyüktür. Bu sorumluluğa sahip çıkılmalıdır.Bu gün olduğu gibi, tüzüğe aykırı bir örgütlenme modeliyle, partinin gelişimi ve güçlenmesi bloke edilmemelidir. Kişisel hesaplardan ve beklentilerden uzak durulmalıdır.

            Bir Parti Meclisi Üyesi olarak HADEP tabanına karşı sorumluluklarım vardır. Bu sorumluluğun gereği olarak Parti Meclisinin ve MYK’nin Sayın Üyelerini uyarma zorunluluğunu duyuyorum.

            Parti Meclisi, tüzükte kendisine verilmiş olan görev ve yetkilerine sahip çıkacak mıdır?

            Merkez Yürütme Kurulu, Parti Meclisi’nin yetkilerini kullanmaktan, oluşturduğu modelden ve keyfi davranışlardan vazgeçip, tüzük hükümlerini uygulayacak mıdır?

            Bu soruların yanıtları “evet” ise,Parti gelişme yoluna girer.Bizler de, imkanlarımız ölçüsünde yardımcı oluruz.

            Yok eğer “bizim doğrularımız budur, bildiğimiz gibi yürürüz” denilecekse, o zaman bizim de bu oluşum içinde bulunmamızın nedenlerini yeniden sorgulamamız ve sorumluluğumuzun gereklerine uygun hareket etmemiz zorunlu hale gelir.

            Saygılarımla.

                                                                                                                           

09.03.2001   

Mehmet Ali Aslan                                                                                              

HADEP Parti Meclisi Üyesi